Yazarlarımız
Open Panel
assam logo 150

 ASSAM®

Adaleti Savunanlar

Stratejik Araştırmalar Merkezi

Derneği

Buradasınız:Yazarlarımız»ASSAM Yazarları - ASSAM - Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği
Yazarlarımız
Hüseyin DAYI

Hüseyin DAYI

Giriş

Günümüzdeki görünüşe göre, beşerî sistemlerin en iyisi liberalizmdir. Liberalizmi seküler sistemler içinde tercih edilebilir kılan, tecrübeler neticesinde ve “sivil toplum”un talepleri doğrultusunda değişebilir olmasıdır. Fakat Türkiye entelektüellerinin çoğunda, maalesef her ideolojinin en aşırısını benimsemek gibi bir huy vardır. Liberalizmin en aşırısı, piyasayı tamamen serbest bırakmaktan yana olan klasik liberalizm, yani kapitalizmdir. Onun yirminci asrın ortalarından günümüze kadarki en etkili çağdaş filozoflarından biri, Friedrich von Hayek’tir. Liberallerimiz de önemli ölçüde onu izlerler. Yeni Yüzyıl gazetesinin “profesör” unvanlı iki yazarı, bu durumun örnekleridir:  

Prof. Dr. Birol Kovancılar, 19 Kasım 2015 günkü “I hate capitalism” başlıklı yazısında, bu seneki iş dünyası zirvesinde Ali Koç’un, “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Gerçek sorun kapitalizmdir” şeklindeki sözleri ile Bill Gates’in 2008 Dünya Ekonomik Forumundan beri söyleyegeldiği, “Kapitalizmden nefret ediyorum” şeklindeki sözlerini tenkit ediyordu. Prof. Dr. Atilla Yayla ise, 20 Kasım 2015 günkü “Sermaye ve kefen” başlıklı yazısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G-20 zirvesinin iki oturumundaki konuşmalarında, işverenleri kazançlarının bir kısmını çalışanların maaşlarını artırmak suretiyle fakirlerle paylaşmaya çağırmasını tenkit ediyordu. 

Cumartesi, 13 Haziran 2015 00:00

Ontoloji, Ekonomi, Demokrasi ve Millî Birlik

Peşinen söyleyeyim ki, net anlaşılabilmek için bu yazım, mümkün olduğunca sohbet tarzında olacaktır. Bu itibarla son seçim sürecinde toplumda oluşan bazı kanaat değişmelerine, şahsımdan da örnekler verişim yadırganmamalıdır.

2006 yılının Ocak ayında çıkan ilk kitabımda, aslında Türk milletinin varoluşunun ontolojik bir yaklaşımla tarihî-manevî varlık alanı ile izah edilebileceğini sayfalar boyunca anlatmış ve bunun üzerine bana yöneltilen sorulardan dolayı birçok felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimcinin, modern ontoloji konusunda yeterince bilgi sahibi olmadığını fark etmiştim [1]. Nitekim sosyolog Prof. Dr. Beylü Dikeçligil de yine 2006 yılı içinde yayınlanan, “Sosyal Bilimler Epistemolojisinde Sorunların Kaynağı: Ontolojiyi Unutmak” başlıklı bir makalesinde, aynı bilgi eksikliğinden dert yanmış ve doyurucu izahlarda bulunmuştu [2]. Şimdi siyasete geçelim.

Ermenilerin, Büyük Selçuklulardan itibaren uyumlu hâlleri, 1890’dan itibaren tam bir fitneye dönüşmüştür. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Rusya, Anadolu’nun kuzey-doğusundaki bazı şehirleri işgal edince oralardaki Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamıştı. O dönemde Fransa da Katolikleri organize ediyordu. Bunun üzerine İngiltere de Ermeniler arasında Protestanlık propagandasına başlamış, bu arada o da ayrılıkçı duygular aşılamaya başlamıştı. 1888’de Van’da başarısız bir deneme yapmışlar, nihayet 1890’da Erzurum’da bir isyan çıkarmayı başarmışlardır. Aynı yıl İstanbul’da da ayrılıkçı Ermeniler, Osmanlı yanlısı gördükleri bazı Ermenileri öldürmüşlerdir [13]. Fransa, İngiltere ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla oluşan o fitnede Ermeniler, Katolik ve Gregoryen/Ortodoks mezheplerine göre birbirlerine karşı da düşman edilmişlerdir.

Giriş 

“Irak ve Suriye’de Değişemeyen Sosyal Psikoloji ve Yönetim Problemi” başlıklı yazımızda Irak örneği ile Ortadoğu’da hem yerli hem de işgalci egemenlerin baskı/şiddetinden kaynaklanan, ezilenlerdeki “tek yol şiddet” şartlan/dırıl/masını işlemiştik. Dikkatimiz, Ortadoğu’nun sosyo-psikolojik yapılan/dırıl/ması üzerine yoğunlaşmıştı.

Çok geçmeden Fransa’da Hz. Muhammed (s.a.s)’i karikatürize eden Charlie Hebdo dergisinin merkezine yapılan kanlı saldırıyı duyduk. Modernitenin en son kavramlarına göre, Batı’da algılama şöyle oldu: Mazlum “laik ifade özgürlüğü” karşısında zalim “Müslüman teröristler”. İslam dünyasında ise, az sayıda da olsa saldırganları takdir edenler oldu.

Yani bir yanda, ifade özgürlüğü adı altında mukaddese dil uzat/tır/mak; diğer yanda, mukaddesi savunma adına katliam şeklinde terör yap/tır/mak. İşte bu olay, bu yazımızın konusunun, önceki yazımızı tamamlayacak şekilde ama bu defa, Batı’nın yeni sosyo-psikolojik yapılan/dırıl/ması olmasını gerektirdi.

Bu çalışmada, İslam medeniyeti ile "modern-seküler" Batı medeniyetindeki millet anlayışları, hem birbirleriyle hem de sosyo-politik yapılarla karşılaştırılmaktadır. Bu karşılaştırmalar, Türkiye için uygun olanı bilmek açısından faydalı olmalıdır.
Fransız İhtilali'nin tesiriyle "millet", Avrupa'da yeni bir sosyo-politik güç oldu. Milleti tanımlamak için yapılan çalışmalarda ise sosyolojik gözlemlere değil, filozofların fikirlerine başvuruldu. Irk, anadil ve vatandaşlık gibi birbiriyle alakasız temellere dayalı olarak üretilen çok farklı tanımların hiçbirinde mutabakat sağlanamadı. Bu arada her bir devlet, tarihî entegrasyonları kabullenmek yerine, yapılan tanımlardan birini seçerek kendi milletini inşa etmeye çalıştı. Demek ki her ne kadar "ulus-devlet" diye tanınsalar da devletlerin hiçbiri, kesin olarak tanımlanabilen bir millete ait olmadığı gibi, bir devletin milletini suni olarak inşa etmesi de mümkün değildi. Bu arada birçok devlet parçalandı, yeni kurulanlar ise aynı tehlikeyle karşılaştı.
Diğer yandan İslam medeniyetinde millet kavramı, başlangıçtan beri vardır ve manası kesindir. Kur'an-ı Kerim'de bulunan bir terim olarak millet, bir dine ve o dinin müminlerine denir. İlk dönemlerde "İslam Milleti"nin ortak dili sadece Arapçaydı. Zamanla Farsça ve Türkçe de değişik bölgelerde ortak dil oldu. Böylece "Türk" terimi, Türkçeyi ortak dil olarak kullanan farklı etnik kökenli ve farklı anadilli Müslümanların ismi oldu.
Sonradan Batı'nın modern-seküler tariflerinin alınmasıyla Türkiye'de de "Türk milleti" tanımları belirsizleşerek tartışmalı bir hâl aldı ve Türk milletinin bütünlüğü de parçalanma tehlikesine düştü.

Makale ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi'nin ilk sayısında yayınlamıştır.

Bir ASSAM’lının Demokrasiyi Demokratik Sorgulaması  

Hüseyin DAYI

Bu Ramazan öncesinde okuduğum son kitap ve nasipse bu Ramazan’da tanışacağımız hakemli sosyal bilimler dergisi birbirleriyle irtibatlı. Kitap ASSAM mensubu bir akademisyene ait, dergi ise doğrudan ASSAM’ın bilgi ve düşünce hayatımıza bir armağanı. Kitabın yazarı, derginin baş editörü.

Churchill, “Demokrasi, diğer yönetim şekilleri hariç, en kötü yönetim biçimidir” der. Doğrudur. Kötülüğü, ne de olsa bir yönetim olmasındandır. İçinde bulunduğu her sistem, insan için “en kötü”dür. Çünkü insanlar yönetilmekten hoşlanmazlar. Hele İslamî açıdan bakıldığında, Hak divanındaki mesuliyetten dolayı, yönetmek de sevilecek şey değildir. Bu yüzdendir ki, ilk dört halife isteksiz olmuş fakat buna rağmen seçildikleri için, diyebiliriz ki mecburen yöneticiliği üstlenmişlerdir. Demokrasiyi diğer yönetim şekillerinden iyi yapansa yanlışlarını-kusurlarını, yönetilenlerin hepsinin sorgulayarak daha iyi hâle getirebilmesidir. Yardımcı Doçent Doktor Ali Fuat Gökçe de “Siyasal Partilerde Lider ve Yönetim Değişimleri” isimli kitabında demokrasinin demokratik bir sorgulamasını yapmış.

Okuduğumuz her kitap ve makale, bize yeni bir şeyler öğrettiği gibi eski bilgilerimize sentetik-analitik yeni yorumlar yapmamızı da sağlar. Gökçe’nin kitabı da hem çok değerli yeni bilgiler, yeni fikirler vermesi hem de okuyucunun kendisinin yeni fikirler üretebilmesi açısından çok faydalı.

Kitabı okurken, siyaset bilimi alanındaki bir başka kitabı hatırladım. Arend Lijphart’a ait o kitapta, yirmi bir ülke üzerine yapılan incelemelerle demokrasinin çeşitleri, hukuki ve sosyolojik değişkenler açısından ele alınıyordu.(1) Gökçe ise kitabında aynı değişkenler açısından, G-8 ülkelerinden yaptığı incelemelerle ağırlıklı olarak siyasî partilerin başta liderleri olmak üzere kadroları ve yönetim zihniyeti değişmelerini örneklerle vermektedir. Kitabın en faydalı yönüyse Türkiye’ye geniş çaplı yer vermesi, tarihî-sosyolojik tahlillerle yetinmeyip önerilerde de bulunması. Demokrasiye bağlılığı hemen belli olan yazarın, demokrasimizin kusurlarını gösterip telafisi yolunda ciddi bir emek sarf ettiği de belli oluyor.

Gökçe’nin bu özelliği birçoklarına ilginç gelebilir. Çünkü kendisi, şimdilerde her ne kadar siyaset bilimci bir akademisyen ise de daha önceki mesleği askerlik. Hayatının önemli bir kısmını askerî bir hayat tarzıyla geçirmiş olması, kendisinden tam bir antidemokrat olması şeklinde beklentiler doğurabilir. Hâlbuki askerliğin alışkanlık hâline getirdiği sorumluluk duygusunun sivil hayatta da yönetime iştirak arzusu verdiği, dolayısıyla demokrasinin gelişmesine vesile olduğu şeklinde görüşler de var. Bunun örneğini Fransa’dan verebiliriz. Bahsettiğim görüşü vermeden önce Gökçe’nin verdiği ve ben dâhil çoğumuzun bilmediği bir özelliği nakletmeliyim:

“Fransa’da 1968 seçimlerini kazanan Cumhuriyet İçin Demokratlar Birliği (UDR) hariç tek başına iktidara hiçbir parti gelmemiştir… 1945 ve 1958 tarihleri arasında yapılan beş seçimde, altı siyasal parti iktidara gelmiş… 1945 sonrası yapılan on yedi genel seçimde, on dört siyasal parti iktidara gelirken, 1965 sonrası yapılan sekiz cumhurbaşkanlığı seçimlerini, sekiz farklı siyasal parti başkan adayı kazanmıştır (s. 60).

John Stuart Mill (1806-1873), yaşadığı döneme göre halk ihtilallerini gösterge olarak alır ve Fransızların o yönetim değiştirme özelliğini, savaşlarda halkın büyük bir bölümünün askere alınıp, içlerinden önemli bir kısmının astsubaylık rütbesini kazanmasından dolayı başa geçip idare etme kabiliyeti kazandıklarına bağlar. Mill, Fransızlar ile ABD’lileri “kendi işini kendi görmeye alışmış uluslar” arasında sayar. Fransızlardaki halk ihtilalciliğine karşılık ABD’lilerde gördüğü meziyet ise tamamen sivil temellidir ve kolayca hükümet kurabilecek kabiliyete haiz olmaktır.(2) Günümüz ABD’lilerin Ali Fuat Gökçe’nin kitabında görülen siyasî özellikleri ise resmî anlamda siyasî parti lideri uygulaması olmayışı ve devlet başkanlığına seçilme hakkının anayasayla iki defa olarak sınırlandırılmış olmasıdır. Başkan çok başarılı olsa bile bu durum değişmemektedir (s. 205). Bu uygulama ile şüphesiz ki “Tek adam” olunmasının önüne geçilmiş olmaktadır.

Filozof Mill ve başkaları demokrasi için, hangi ülkede hangi temelleri gösterirse göstersin, aslında o, yaşandığı her ülkedeki kitlelerin adaletsizliklere karşı verdiği uzun mücadelelerin planlanmamış bir sonucudur. Yine aslında, ayaklanan kitleler de başka mağdurlara da değil, sadece kendilerine hak verilmesinden yana olmuş fakat sonunda barış için herkes birbirinin hakkını kabul etmek zorunda kalmıştır. ABD ve Fransa’da da öyle olmuştur. Bu durumun dünya tarihindeki tek istisnası, ilk İslam Devleti’dir. “İslamî demokrasi” diye ifade edebileceğimiz sistemiyle o devlet, daha kurulurken gerçek anlamda “toplum sözleşmesi” ile kurulmuş, yöneticiler seçimle başa geçirilmiş ve herkese karşı eşitlikçi ve adil olmayı prensip edinmiştir.(3) Ancak her fırsatta ifade ettiğimiz o husus, şimdi bu yazının konusu değildir.

Ali Fuat Gökçe, kitabında gelişmiş demokrasilerden örnekler verirken, bir kısmında parti üyeliğine kabul yaş şartının on dört olması gibi, bizce çok enteresan bilgiler de aktarmaktadır (s. 240). Genç, yaşlı her ferdin memleket idaresinde söz hakkı olabilmesi elbette ki takdire layıktır. Bizde şimdiki on sekiz yaş taban sınırının yeterli olduğu kanaatindeyim.

Türk siyasî hayatında etkili olan partilerin tek tek tüzüklerini de inceleyerek parti içi demokrasideki kifayetsizlikleri de sergileyen Gökçe, o alan için de farklı uygulamalar teklif etmektedir. En orijinal ve faydalı bulduğum, illere göre parti delege sayısının yeni bir anlayışla düzenlenmesi hakkındaki teklifi oldu. Genel kongrelerde yerel temsilci olarak katılan delegelerin, oradaki parti üye sayısına orantılı olarak tespit edilmesinin mahzurlarını sayan Gökçe, bir partinin herhangi bir bölgedeki delege sayısının, o bölgedeki üye sayısıyla birlikte yine o bölgeden alınan oy sayısının da hesaba katılarak tespit edilmesini teklif etmektedir (s. 246). Gökçe’nin katıldığım gerekçelerine benim de bir ilavem olacaktır: O sayede siyasî hayatımızda başta İstanbul olmak üzere büyük illerin tahakkümü de önlenecektir. Çünkü İstanbul, çok büyük nüfusuyla nerdeyse her partide en çok üyeye sahip olmakta, buna karşılık herhangi bir partide, illerin nüfuslarına göre en düşük oy oranına sahip olabilmektedir. Bu durumda başarısız olduğu hâlde o partinin genel kurulunda çok sayıdaki delegesiyle, başarılı illerin üzerinde hâkimiyet kurabilmesi hiç de adil değildir.

Gökçe’nin siyasette erkek hegemonyasına karşı olmasını, o meyanda Türkiye’de kadınların siyasî hayatta aktif olmasını kabullenmesini de candan destekliyorum. Fakat bu konuda ondan ayrı düştüğüm bir nokta var: Kendisi, parti tüzüklerinde yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikler arasında delege, üye ve parti teşkilatlarında kadınlarla erkeklerin eşit sayıda bulundurulmasını da teklif etmektedir (s. 245). Bense negatif ayırımcılığa da pozitif ayrımcılığa da karşıyım. Şahısları cinsiyetlerine göre değil, çalışkanlık ve kabiliyetlerine göre değerlendirmelidir, diye düşünüyorum. Bu fikir beyanım, Gökçe Hoca ile benim aramızda demokratik ve fikrî bir istişare diye kabul edilsin.

Hoca’nın yukarıda ismini verdiğim kitabını, siyaset bilimine meraklı olan ve yarınlar için fikir üretme gayretinde olan herkese hararetle tavsiye ediyorum. Kitap, Gaziantep’te yayınlandığı için, ilgilenenler bulmakta zorluk çekebilirler. Bu yüzden aşağıdaki kaynakçada yayınevinin tam posta adresini e-mail adresini ve telefon, fax numaralarını da veriyorum.(4)

ASSAM’ın başka mensuplarından da kitaplar görmek dileğiyle nice hayırlı ramazanlar diliyorum.

-------------

1- Ljiphart, Arend; Çağdaş Demokrasiler: Yirmi bir Ülkede Çoğunlukçu ve Oydaşmacı Yönetim Örüntüleri, çev. Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran, Yetkin Yayınları, Ankara, 1996.

2- Mill, John Stuart; Özgürlük Üzerine, çev. Tuncay Türk, Oda Yayınları, İstanbul, 2008, ss. 155-156.

3- Dayı, Hüseyin; İslam Medeniyetinin Küreselliği, 2. Baskı, Akis Kitap Yayınları, İstanbul, 2012.

4- Gökçe, Ali Fuat; Siyasal Partilerde Lider ve Yönetim Değişimleri, Ada Kitabevi, Atatürk Bulvarı, No: 92/D Başkarakol/Gaziantep, Tel: 0342 231 23 73, Fax: 0342 231 88 63, e-mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

 

MİLLETİN DEMOKRASİ KARARLILIĞI 

 

Şu bir gerçektir ki, Türkiye’de halkın genel tutumu insan hakları ve hürriyetlerden yana olmuş fakat sözde hürriyetçi olan İttihat ve Terakki’den itibaren darbeci totaliter bir zihniyet devlette etkili olmuştur. O zihniyetin karşısında milletin en kararlı demokratik duruşu ise, Başbakan R. Tayyip Erdoğan liderliğinde gerçekleşmiştir.

Darbeci zihniyetten yana olanların en bariz özelliği, Gezi Parkı eylemlerinde kendilerinin kullandığı “Mesele Gezi değil. Anlamadın mı sen?” ifadesiyle özetlenmiştir. Onlara aldananlar bir yana, millet o taktiği gayet iyi anlamıştır. Gezi bir bahane olduğu gibi, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde telkin ettikleri yöntem de tutturamadıkları bir bahaneydi.

Bu yazıda konu, on iki-on üçüncü asrın İslam mutasavvıf-düşünürü Ferideddin-i Attar ile çağımızdaki Batılı filozofların izahları ve demokrasi tarihindeki bazı olaylarla ele alınacaktır. Sonuçta ise halk, TSK ve MİT’ten bazı temel beklentiler dile getirilecektir.

IRAK VE SURİYE’DE DEĞİŞEMEYEN SOSYAL PSİKOLOJİ VE YÖNETİM PROBLEMİ

 

Giriş 

Bu yazıda, Irak ile Suriye’deki gelişmeler, sosyal psikoloji bilimi çerçevesinde ve Irak ağırlıklı olarak ele alınacaktır. Özellikle Irak’ın seçilmesinin sebebi, din, mezhep ve etnisite çeşitliliği bakımından Türkiye dâhil komşu ülkelerle demografik benzerliği olmasından, iç-dış çatışmalardan sonra belirgin bir yapıya kavuş/turul/masından ve ABD’nin önceden beri Irak’ta yönlendirici olduğunu bizzat CIA başkanının açıklamış olmasındandır.

O yönlendirmeleri incelemeden önce, yeni bir bilim dalı olan sosyal psikolojiyi kısaca tanıtmak yerinde olacaktır.

 

VATİKAN’IN 2013 YILINDAKİ

İBRETLİK İNANÇ DEĞİŞİKLİKLERİ(?)

 

Vahye dayanma iddiasındaki bir dinin vazettiği değerler, zaman ve mekâna göre değişmez olmalıdır. Öyle bir değiştirme teşebbüsü ise, o dinin dışındakilerce değil, ancak ilmiyle en güvenilir kabul edilen müminlerince yapılabilir. Lakin o teşebbüs başarılı olursa o din, aslından uzaklaşmış demektir.

2013 yılının Mart ayında seçilen yeni Papa’nın, bir dinî lider olarak eşcinselliğe ve ateistliğe adeta dinen onay vermesi, bu uzaklaşmanın günümüzdeki örneğidir. Bunlardan birincisinde Hıristiyan şeriatından, ikincisinde ise Hıristiyan itikadından uzaklaşıldığı görülmektedir.

Papa’nın böyle bir değişikliğe neden ihtiyaç duyduğu bilinmemektedir. Fakat aynı tarihlerde bazı lobi faaliyetlerinden şikâyet etmiş olması çok ilginçtir. Tıpkı kendisinin seçilmesinin “sürpriz” diye nitelendirilecek kadar ilginç olması gibi.

 

Adres: Yakuplu Mahallesi Hürriyet Bulvarı No:17 Kat:1 Daire:5 Beylikdüzü / İstanbul / 34524 / Türkiye
Tel : +90 555 000 58 00 eposta: info @ assam . org . tr