
İmparatorluklar çoğu zaman savaşı kaybettikleri için değil, aynı anda çok fazla cephede mücadele etmek zorunda kaldıkları için gerilemişlerdir. Tarih; Roma’dan Britanya İmparatorluğu’na, Sovyetler Birliği’nden günümüz Rusya’sına kadar bunun sayısız örneğini sunmaktadır. Asıl mesele askerî güç değil, o gücün ne kadar süre ve kaç cephede sürdürülebileceğidir.
Bugün benzer bir stratejik sınav, farklı şartlar altında Amerika Birleşik Devletleri’nin önündedir. Washington, bir yandan Çin’in Hint-Pasifik’teki yükselişini dengelemeye çalışırken, diğer yandan Avrupa’nın güvenliğini desteklemeye, Batı Asya’daki müttefiklerini korumaya ve küresel ticaret yollarının güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. Ancak hiçbir büyük gücün kaynakları sonsuz değildir. Stratejinin temel kuralı, tehditler arttıkça önceliklerin değişmesidir.
Rusya bunun en güncel örneğini verdi. Ukrayna savaşı, Moskova’nın askeri, ekonomik ve diplomatik kapasitesinin önemli bir bölümünü bu cepheye yöneltmesine neden oldu. Bunun doğal sonucu olarak Suriye, Libya ve diğer bazı bölgelerdeki etkinliğini yeniden düzenlemek zorunda kaldı. Bu durum, büyük güçlerin bile aynı anda her sahayı aynı yoğunlukta kontrol edemeyeceğini gösterdi.
Bugün benzer bir stratejik ikilem, farklı şartlar altında ABD’nin karşısına çıkmaktadır.
Washington’un uzun vadeli güvenlik belgelerinde artık temel rakip Rusya değil, Çin’dir. Bu nedenle ABD’nin stratejik ağırlığı giderek Hint-Pasifik’e kaymaktadır. Çin’in ekonomik, teknolojik ve askeri yükselişi, ABD’yi kaynaklarının önemli bir bölümünü bu bölgeye yönlendirmeye zorlamaktadır.
Ancak Hint-Pasifik’e yönelen her ilave kaynak, Batı Asya’daki angajmanın maliyetini daha görünür hale getirmektedir. Afganistan’dan çekilme, Irak ve Suriye’deki uzun süreli askeri varlık, Kızıldeniz’de deniz ticaretini koruma çabaları ve İran kaynaklı krizler, Washington’un aynı anda dünyanın her kriz bölgesine aynı yoğunlukta odaklanmasının giderek zorlaştığını göstermektedir.
1979’daki ‘nden bu yana yaklaşık kırk yedi yıldır ağır yaptırımlar altında bulunan İran, ciddi ekonomik bedeller ödemiştir. Ancak buna rağmen bölgesel denklemden tamamen çıkarılamamıştır. Irak, Suriye, Lübnan ve Körfez’deki etkisini belirli ölçüde korumuş; Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan her gerilim ise küresel enerji piyasalarının ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir.
Bu durum önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır: Uzun süreli yaptırımlar bir devleti ekonomik olarak yıpratabilir; fakat jeopolitik önemini ve caydırıcılık kapasitesini tamamen ortadan kaldırmaya her zaman yetmeyebilir.
İşte tam bu noktada İsrail’in güvenlik mimarisi yeni bir sınavla karşı karşıya kalmaktadır. İsrail bugüne kadar güvenliğini büyük ölçüde ABD’nin askeri, diplomatik ve teknolojik desteği üzerine inşa etti. Ancak Washington’un stratejik önceliklerini Hint-Pasifik’e kaydırması, bu desteğin gelecekteki niteliğini ve yoğunluğunu değiştirebilir.
İsrail’in son yıllarda Türkiye’yi güvenlik değerlendirmelerinde daha görünür biçimde öne çıkarması dikkat çekmektedir. Buna karşılık Türkiye açısından Suriye’de PKK/YPG’nin devletimsi bir yapı kurmasının engellenmesi, sınır güvenliğinin sağlanması, yeni kitlesel göç dalgalarının önlenmesi ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması temel güvenlik öncelikleridir. Bu başlıklar Ankara açısından müzakere konusu olmaktan ziyade ulusal güvenlik meselesidir.
Dolayısıyla Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, yalnızca diplomatik söylemlerden ibaret değildir. Suriye’nin geleceği, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti, bölgesel nüfuz mücadelesi ve güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesi, iki ülke arasındaki stratejik rekabetin ana eksenlerini oluşturmaktadır.
Ancak böyle bir rekabetin doğrudan askeri çatışmaya dönüşmesi, sadece iki ülke açısından değil; ABD, Avrupa, Körfez ülkeleri ve bütün Batı Asya için ağır sonuçlar doğurabilecek bir senaryo olacaktır. Bu nedenle, büyük güçlerin öncelik değiştirdiği bir dönemde diplomatik denge arayışlarının daha da önem kazanması beklenmelidir.
Sonuç olarak asıl soru, ABD’nin İsrail’i destekleyip desteklemeyeceği değildir. Asıl soru şudur:
Washington, aynı anda Çin’i çevrelemeye, Avrupa’nın güvenliğini desteklemeye ve Batı Asya’da bugünkü düzeyde askeri ve siyasi angajmanını sürdürmeye ne kadar devam edebilecektir?
Bu sorunun cevabı yalnızca ABD’nin değil; Türkiye’nin, İsrail’in, İran’ın ve bütün Batı Asya’nın önümüzdeki on yıllardaki jeopolitik geleceğini de belirleyecektir.

