Hüseyin DAYI

Hüseyin DAYI

1952 yılında Erzurum’da doğdu. İlk gençlik yıllarından itibaren, kültürel maksatla kurulmuş çeşitli derneklerde görevler aldı. Üniversite tahsilini, İktisat ve felsefe olmak üzere iki ayrı dalda yaptı. Sırasıyla memuriyet, ticaret ve gazetecilikle meşgul oldu.

Genellikle dinî inançlar ile felsefî teorileri ve sosyal hayata etkilerini inceledi. O maksatla özellikle din, felsefe, tarih, antropoloji, sosyoloji ve sosyal psikoloji alanlarında çok yönlü okuyup düşünmeye yöneldi.

Ulusal ve uluslararası bilim kongrelerinde tebliğler sundu, hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı.

Başta Türk milleti hakkındakiler olmak üzere, Batı’da üretilmiş millet teorileri ile milliyetçiliklerin yanlış ve zararlı olduğu şeklindeki görüşlerini dile getirdi. Türk teriminin, Türkçeyi ortak dil olarak kullanan farklı etnik kökenden Müslüman kavimlerin birleşiminin ismi olduğu şeklindeki tespitini anlattı.

Çevrecilik, insan-hayvan-bitki hakları, savaş aleyhtarlığı ve demokrasinin en sağlam temellerinin İslamiyet’te olduğunu savundu.

Dünya Gündemi, Star, Yeni Şafak, Önce Vatan ve Zaman gazetelerinde makaleleri; Yeni Asya ve Yeni Şafak gazetelerinde kendisiyle yapılan röportajlar yayınlandı.

Siyaset ve sosyal bilimler alanına “Ötekileştirmek” kavramını kazandırdı. “Devletin milleti - milletin devleti” şeklindeki tasnifi de ilgi görmektedir.

Orta derecede İngilizce bilen yazar, evli olup bir evlat babasıdır.

İlk yayınlanma tarihi sırasına göre kitapları şunlardır:

1- Batı’dan İthal Milliyetçilik ve Ötekileştirdikleri (Türkler ve “Öteki”ler, Okumuş Adam Yayınları, 2006; Türkler ve Ötekileştirdiklerimiz, TİMAŞ Yayınları, 2008, Akis Kitap Yayınları, 2012).

2- Batı’dan İthal Milliyetçiliğin Dinle Kavgası (Bilgeoğuz Yayınları, 2010; Akis Kitap Yayınları, 2012).

3- İslam Medeniyetinin Küreselliği -Başka Alternatif Yok- (Akis Kitap Yayınları, 2012).

Eposta: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Giriş

Günümüzdeki görünüşe göre, beşerî sistemlerin en iyisi liberalizmdir. Liberalizmi seküler sistemler içinde tercih edilebilir kılan, tecrübeler neticesinde ve “sivil toplum”un talepleri doğrultusunda değişebilir olmasıdır. Fakat Türkiye entelektüellerinin çoğunda, maalesef her ideolojinin en aşırısını benimsemek gibi bir huy vardır. Liberalizmin en aşırısı, piyasayı tamamen serbest bırakmaktan yana olan klasik liberalizm, yani kapitalizmdir. Onun yirminci asrın ortalarından günümüze kadarki en etkili çağdaş filozoflarından biri, Friedrich von Hayek’tir. Liberallerimiz de önemli ölçüde onu izlerler. Yeni Yüzyıl gazetesinin “profesör” unvanlı iki yazarı, bu durumun örnekleridir:  

Prof. Dr. Birol Kovancılar, 19 Kasım 2015 günkü “I hate capitalism” başlıklı yazısında, bu seneki iş dünyası zirvesinde Ali Koç’un, “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Gerçek sorun kapitalizmdir” şeklindeki sözleri ile Bill Gates’in 2008 Dünya Ekonomik Forumundan beri söyleyegeldiği, “Kapitalizmden nefret ediyorum” şeklindeki sözlerini tenkit ediyordu. Prof. Dr. Atilla Yayla ise, 20 Kasım 2015 günkü “Sermaye ve kefen” başlıklı yazısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G-20 zirvesinin iki oturumundaki konuşmalarında, işverenleri kazançlarının bir kısmını çalışanların maaşlarını artırmak suretiyle fakirlerle paylaşmaya çağırmasını tenkit ediyordu. 

Cumartesi, 13 Haziran 2015 00:00

Ontoloji, Ekonomi, Demokrasi ve Millî Birlik

Peşinen söyleyeyim ki, net anlaşılabilmek için bu yazım, mümkün olduğunca sohbet tarzında olacaktır. Bu itibarla son seçim sürecinde toplumda oluşan bazı kanaat değişmelerine, şahsımdan da örnekler verişim yadırganmamalıdır.

2006 yılının Ocak ayında çıkan ilk kitabımda, aslında Türk milletinin varoluşunun ontolojik bir yaklaşımla tarihî-manevî varlık alanı ile izah edilebileceğini sayfalar boyunca anlatmış ve bunun üzerine bana yöneltilen sorulardan dolayı birçok felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimcinin, modern ontoloji konusunda yeterince bilgi sahibi olmadığını fark etmiştim [1]. Nitekim sosyolog Prof. Dr. Beylü Dikeçligil de yine 2006 yılı içinde yayınlanan, “Sosyal Bilimler Epistemolojisinde Sorunların Kaynağı: Ontolojiyi Unutmak” başlıklı bir makalesinde, aynı bilgi eksikliğinden dert yanmış ve doyurucu izahlarda bulunmuştu [2]. Şimdi siyasete geçelim.

Ermenilerin, Büyük Selçuklulardan itibaren uyumlu hâlleri, 1890’dan itibaren tam bir fitneye dönüşmüştür. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Rusya, Anadolu’nun kuzey-doğusundaki bazı şehirleri işgal edince oralardaki Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamıştı. O dönemde Fransa da Katolikleri organize ediyordu. Bunun üzerine İngiltere de Ermeniler arasında Protestanlık propagandasına başlamış, bu arada o da ayrılıkçı duygular aşılamaya başlamıştı. 1888’de Van’da başarısız bir deneme yapmışlar, nihayet 1890’da Erzurum’da bir isyan çıkarmayı başarmışlardır. Aynı yıl İstanbul’da da ayrılıkçı Ermeniler, Osmanlı yanlısı gördükleri bazı Ermenileri öldürmüşlerdir [13]. Fransa, İngiltere ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla oluşan o fitnede Ermeniler, Katolik ve Gregoryen/Ortodoks mezheplerine göre birbirlerine karşı da düşman edilmişlerdir.

Giriş 

“Irak ve Suriye’de Değişemeyen Sosyal Psikoloji ve Yönetim Problemi” başlıklı yazımızda Irak örneği ile Ortadoğu’da hem yerli hem de işgalci egemenlerin baskı/şiddetinden kaynaklanan, ezilenlerdeki “tek yol şiddet” şartlan/dırıl/masını işlemiştik. Dikkatimiz, Ortadoğu’nun sosyo-psikolojik yapılan/dırıl/ması üzerine yoğunlaşmıştı.

Çok geçmeden Fransa’da Hz. Muhammed (s.a.s)’i karikatürize eden Charlie Hebdo dergisinin merkezine yapılan kanlı saldırıyı duyduk. Modernitenin en son kavramlarına göre, Batı’da algılama şöyle oldu: Mazlum “laik ifade özgürlüğü” karşısında zalim “Müslüman teröristler”. İslam dünyasında ise, az sayıda da olsa saldırganları takdir edenler oldu.

Yani bir yanda, ifade özgürlüğü adı altında mukaddese dil uzat/tır/mak; diğer yanda, mukaddesi savunma adına katliam şeklinde terör yap/tır/mak. İşte bu olay, bu yazımızın konusunun, önceki yazımızı tamamlayacak şekilde ama bu defa, Batı’nın yeni sosyo-psikolojik yapılan/dırıl/ması olmasını gerektirdi.

Bu çalışmada, İslam medeniyeti ile "modern-seküler" Batı medeniyetindeki millet anlayışları, hem birbirleriyle hem de sosyo-politik yapılarla karşılaştırılmaktadır. Bu karşılaştırmalar, Türkiye için uygun olanı bilmek açısından faydalı olmalıdır.
Fransız İhtilali'nin tesiriyle "millet", Avrupa'da yeni bir sosyo-politik güç oldu. Milleti tanımlamak için yapılan çalışmalarda ise sosyolojik gözlemlere değil, filozofların fikirlerine başvuruldu. Irk, anadil ve vatandaşlık gibi birbiriyle alakasız temellere dayalı olarak üretilen çok farklı tanımların hiçbirinde mutabakat sağlanamadı. Bu arada her bir devlet, tarihî entegrasyonları kabullenmek yerine, yapılan tanımlardan birini seçerek kendi milletini inşa etmeye çalıştı. Demek ki her ne kadar "ulus-devlet" diye tanınsalar da devletlerin hiçbiri, kesin olarak tanımlanabilen bir millete ait olmadığı gibi, bir devletin milletini suni olarak inşa etmesi de mümkün değildi. Bu arada birçok devlet parçalandı, yeni kurulanlar ise aynı tehlikeyle karşılaştı.
Diğer yandan İslam medeniyetinde millet kavramı, başlangıçtan beri vardır ve manası kesindir. Kur'an-ı Kerim'de bulunan bir terim olarak millet, bir dine ve o dinin müminlerine denir. İlk dönemlerde "İslam Milleti"nin ortak dili sadece Arapçaydı. Zamanla Farsça ve Türkçe de değişik bölgelerde ortak dil oldu. Böylece "Türk" terimi, Türkçeyi ortak dil olarak kullanan farklı etnik kökenli ve farklı anadilli Müslümanların ismi oldu.
Sonradan Batı'nın modern-seküler tariflerinin alınmasıyla Türkiye'de de "Türk milleti" tanımları belirsizleşerek tartışmalı bir hâl aldı ve Türk milletinin bütünlüğü de parçalanma tehlikesine düştü.

Makale ASSAM Uluslararası Hakemli Dergi'nin ilk sayısında yayınlamıştır.

Bu Ramazan öncesinde okuduğum son kitap ve nasipse bu Ramazan’da tanışacağımız hakemli sosyal bilimler dergisi birbirleriyle irtibatlı. Kitap ASSAM mensubu bir akademisyene ait, dergi ise doğrudan ASSAM’ın bilgi ve düşünce hayatımıza bir armağanı. Kitabın yazarı, derginin baş editörü.

 

Şu bir gerçektir ki, Türkiye’de halkın genel tutumu insan hakları ve hürriyetlerden yana olmuş fakat sözde hürriyetçi olan İttihat ve Terakki’den itibaren darbeci totaliter bir zihniyet devlette etkili olmuştur. O zihniyetin karşısında milletin en kararlı demokratik duruşu ise, Başbakan R. Tayyip Erdoğan liderliğinde gerçekleşmiştir.

Darbeci zihniyetten yana olanların en bariz özelliği, Gezi Parkı eylemlerinde kendilerinin kullandığı “Mesele Gezi değil. Anlamadın mı sen?” ifadesiyle özetlenmiştir. Onlara aldananlar bir yana, millet o taktiği gayet iyi anlamıştır. Gezi bir bahane olduğu gibi, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde telkin ettikleri yöntem de tutturamadıkları bir bahaneydi.

Bu yazıda konu, on iki-on üçüncü asrın İslam mutasavvıf-düşünürü Ferideddin-i Attar ile çağımızdaki Batılı filozofların izahları ve demokrasi tarihindeki bazı olaylarla ele alınacaktır. Sonuçta ise halk, TSK ve MİT’ten bazı temel beklentiler dile getirilecektir.

IRAK VE SURİYE’DE DEĞİŞEMEYEN SOSYAL PSİKOLOJİ VE YÖNETİM PROBLEMİ

 

Giriş 

Bu yazıda, Irak ile Suriye’deki gelişmeler, sosyal psikoloji bilimi çerçevesinde ve Irak ağırlıklı olarak ele alınacaktır. Özellikle Irak’ın seçilmesinin sebebi, din, mezhep ve etnisite çeşitliliği bakımından Türkiye dâhil komşu ülkelerle demografik benzerliği olmasından, iç-dış çatışmalardan sonra belirgin bir yapıya kavuş/turul/masından ve ABD’nin önceden beri Irak’ta yönlendirici olduğunu bizzat CIA başkanının açıklamış olmasındandır.

O yönlendirmeleri incelemeden önce, yeni bir bilim dalı olan sosyal psikolojiyi kısaca tanıtmak yerinde olacaktır.

 

VATİKAN’IN 2013 YILINDAKİ

İBRETLİK İNANÇ DEĞİŞİKLİKLERİ(?)

 

Vahye dayanma iddiasındaki bir dinin vazettiği değerler, zaman ve mekâna göre değişmez olmalıdır. Öyle bir değiştirme teşebbüsü ise, o dinin dışındakilerce değil, ancak ilmiyle en güvenilir kabul edilen müminlerince yapılabilir. Lakin o teşebbüs başarılı olursa o din, aslından uzaklaşmış demektir.

2013 yılının Mart ayında seçilen yeni Papa’nın, bir dinî lider olarak eşcinselliğe ve ateistliğe adeta dinen onay vermesi, bu uzaklaşmanın günümüzdeki örneğidir. Bunlardan birincisinde Hıristiyan şeriatından, ikincisinde ise Hıristiyan itikadından uzaklaşıldığı görülmektedir.

Papa’nın böyle bir değişikliğe neden ihtiyaç duyduğu bilinmemektedir. Fakat aynı tarihlerde bazı lobi faaliyetlerinden şikâyet etmiş olması çok ilginçtir. Tıpkı kendisinin seçilmesinin “sürpriz” diye nitelendirilecek kadar ilginç olması gibi.