
Dünyada bazı sorular vardır ki sorulduğu anda yalnızca bir ülkeyi değil, bütün bir küresel düzeni rahatsız eder. Venezuela’da yaşananlar tam olarak böyle bir soruyu yeniden ve daha yüksek sesle sorduruyor: Amerika Birleşik Devletleri’ni gerçekten seçilmiş başkanlar mı yönetiyor, yoksa başkanların üstünde, değişmeyen ve görünmeyen bir iktidar mı var?
Maduro üzerinden yürütülen süreç, basit bir rejim tartışması değildir. Toz duman dağıldıkça geride kalan tablo; devletler hukukunun askıya alındığı, egemenlik ilkesinin fiilen geçersizleştiği ve insan onurunun araçsallaştırıldığı bir küresel zorbalık fotoğrafıdır. Asıl rahatsız edici olan ise bu fotoğrafın, hangi başkan Beyaz Saray’da olursa olsun neredeyse hiç değişmemesidir.
Uluslararası çevrelerde yıllardır dile getirilen bir tespit vardır:
ABD’de özellikle askerî ve dış politika alanında başkanlar karar vermez; alınmış kararları uygular. Anayasal olarak son imza elbette başkana aittir. Ancak o imzayı attıran irade, çoğu zaman başkandan bağımsızdır. Irak’tan Gazze’ye, Ukrayna’dan Çin’e uzanan çizgide değişmeyen şey başkanlar değil, karar mekanizmasının kendisidir. Eski tabirle bu bir “müesses nizam”dır.
Trump bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biridir. Seçim kampanyasında dünyaya ne vaat etmişti? “Biz dünyanın bekçisi değiliz. Her yerde savaşmayacağız.” Peki sonuç ne oldu? Görev süresinin henüz ilk yılında Venezuela’ya müdahale edildi. Latin Amerika’da klasik darbe siyaseti yeniden sahne aldı. Söylemle uygulama arasındaki bu uçurum bize şunu gösterdi: Trump karar veren değil, kararı uygulayan bir figürdü.
Aynı tablo Biden döneminde de değişmedi. Gazze’de on binlerce sivil katledilirken Washington’un sergilediği tutum, yalnızca sessizlik değildi; İsrail’e verilen sınırsız askerî, lojistik ve diplomatik destekti. Eğer başkan gerçekten yöneten olsaydı, bu politikalardan en az biri durdurulabilirdi. Durdurulmadı. Çünkü duracak olan başkan değil, onu aşan mekanizmaydı.
Ukrayna–Rusya savaşı da bu sistemin başka bir aynasıdır. ABD, sözde arabulucu rolüne soyunurken fiiliyatta Ukrayna’yı toprak tavizlerine zorlayan bir aktöre dönüştü. NATO müttefikleri yok sayıldı, Avrupa’nın güvenlik kaygıları görmezden gelindi. Güçlüyle uzlaşıldı, zayıf ezildi. Başkanlar değişti ama refleks değişmedi.
Çin meselesi ise Washington’daki sınırları açıkça gösteriyor. Bir gün sert gümrük vergileri, ertesi gün geri adım… Söylem sert, icraat tutarsız. Çünkü Çin’le doğrudan bir hesaplaşmanın maliyetini bilen bir “üst akıl” frene basıyor. Başkanın dili ne olursa olsun, karar verdiren el değişmiyor.
Burada artık rahatsız edici bir ihtimali konuşmak zorundayız: Amerikan başkanları yalnızca yönlendirilmiyor olabilir; aynı zamanda baskı altında tutuluyor da olabilirler. Modern siyaset yalnızca anayasal kurumlarla işlemez. İstihbarat dosyaları, medya algısı, ekonomik kırılganlıklar ve gerektiğinde “hatırlatmalar” bu sistemin parçasıdır. Kennedy suikastı, bu sınırların en sert tarihsel örneğidir. O günden sonra Washington’da herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemediği bir kural geçerlidir: Sistemin sınırlarını aşan başkan düzeltilir.
Son iki yüzyıla bakıldığında tablo daha da netleşiyor. Büyük savaşlar, imparatorlukların yıkılışı, finansal krizler ve bugün hibrit bir karakter kazanan küresel kaos… Devletler zayıflarken bazı finansal, askerî ve ideolojik yapılar sürekli güçleniyor. Buna ister “derin yapı” deyin ister “küresel çıkar düzeni”; gerçek değişmiyor. Seçilmemiş ama seçilmişleri yönlendiren bir güç mimarisi var.
Bu mimarinin İsrail konusunda sergilediği pervasızlık ayrıca dikkat çekicidir. Uluslararası hukuku hiçe sayan, sivilleri yok sayan ve kimseye hesap vermeyen bir tavır… Bu yalnızca askerî özgüvenle açıklanamaz. Arkasında daha büyük bir dokunulmazlık hissi olduğu açıktır.
Epstein dosyaları bu bağlamda hâlâ karanlık bir yerde duruyor. Dosyaların neden tam açılmadığı, bazı isimlerin neden sistematik biçimde korunduğu sorusu cevapsızdır. Burada iddia nettir: Başkanlara bazen ne yapacakları değil ne yapmamaları gerektiği hatırlatılır. Açık bir şantaj gerekmez; bazen bir dosyanın varlığı yeterlidir.
İsrail–Filistin meselesinde gördüğümüz İsrail’in 77 yıldır sistematik olarak sürdürdüğü toprak gaspı, katliam, kan , gözyaşı icraatları;
- Musevilik Dini değil, “Güvenlik doktrini” kılığına sokulmuş, Museviliği istismar eden aslında “SÖMÜRGECİ- SİYONİST – DİNSİZ ASKERİ AKIL” dır.
- Yahudiler tarihleri boyunca, sık sık Allah’ın vazettiği kurallara aykırı olarak dinden çıkarak müşrik seviyesine düşmüşlerdir. Bu meyanda, heva – gayri meşru heves ve hırslarına yenilerek, şeytana uyarak Peygamberlerinden bazısını dahi öldürmekten çekinmemişlerdir.
- Amerika’ya yerleşen Yahudilerden bazıları da aynı sapık ve zalim olgu, ABD’de yaşayan Hristiyanların seciyelerini de bozarak, sayıları 100 milyonu aşan Siyonist akıldan beslenerek onları “Evangelizm Mezhebi” olarak sulandırıp dizayn etmeyi başararak, Siyonizm’e hizmet eden bir devletin tebaası haline getirmeyi başarmışlardır.
- Benzer şekilde, Amerika’daki 1/3 nüfusun, azınlıktaki şeytani hislere sahip Yahudiler etkisiyle dinlerinden uzaklaştırılmış olduğu, Neocon & Evangelist Hristiyanlar haline getirilerek dejenere edildiği ve bunların kazandıkları seçimler ile kendileri de devlet kadrolarında Amerikalı bürokrat olarak kadrolara geldikleri gerçeğini görmek gerekiyor.
- Yahudilerin, dünyanın herhangi bir coğrafyasında, içindeki bulundukları toplumu zamanla ruhen, sosyolojik olarak zehirlemek suretiyle büyük kavgalara, isyanlara, Fransız İhtilali gibi büyük devrimlere yol açtıkları tarihsel bir gerçektir.
- Aynı şekilde, kendilerine acıyarak İspanyol Engizisyon zindanlarından kurtaran Osmanlı İmparatorluğu’na ihanet ederek, tarih sahnesinden çekilmesinde son darbeyi indirenler de bunlardır.
- Yaratılış karakterleri dünyanın insanlık ve barış içinde yaşamasına aykırıdır.
- Okuyuculardan itiraz edenlere, bunların niçin İspanya’dan kovulduklarını, Almanya’da Almanların nefretini niçin korkunç derecede kazandıklarını araştırmalarını tavsiye ederim.
- Son 50 yılda dünyada taraftarları artan “Satanizm” akımının da bu karakterden daha deni ve aşağılık bir derecede etkilendiği söylenebilir.
ABD’nin bugün Filistin’de İsrail’e koşulsuz destek vermesi, aynı doktriner zihniyetin Washington ayağıdır. Çünkü benzerlik ortada ve aynı model uygulanıyor:
- Orantısız güç, Sivili yok sayma, Hukuku askıya alma, “Benim güvenliğim her şeyden üstün” söylemi size de çok tanıdık gelmiyor mu?
- “Uluslararası politikada kutsal değerler ve inanç sistemleri adeta iç ve dış politikanın ayrılmaz parçaları haline gelmiştir. Neo-conlar Strauusçu ve seçkinci bir anlayıştan yola çıkarak güvenlik siyasetini dayandırdıkları bir siyasal projeyi bizzat ABD’de uygulamaya koymuşlardır. Yeni muhafazakâr dış politikanın amacı, tek taraflı ve güce dayalı, müdahaleci bir politika izleyerek, dünyayı ABD hegemonyasına hazır hale getirmektir. Protestan mezhebinin evangelist yorumunu benimseyen gruplar ABD’de büyük oranda kabul görmüştür ve dış politikada neo-con elitlerle iş birliği içindedir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin Ortadoğu’ya ilgisi evangelizmi bu bölgeye yönlendirmiştir. Özellikle İsrail bölgedeki konumu ve Yahudilik inancının devlet politikalarında oynadığı rol ile öne çıkmaktadır. İsrail’in var olma stratejilerinin belirlenmesinde neo-con evangelistlerin hayati rolü söz konusudur.”
- Çünkü aslında bu bir din savaşı değil, kutsal bir ilahi dinin bozulması ile korkunç bir belaya dönüştürülen bir mutlak güç ideolojisidir.
Peki bunca savaşta kim kaybediyor, kim kazanıyor? Kaybedenler Filistinli çocuklar, Ukraynalı siviller, Yemenli köylüler, Afrikalı yoksullar… Kazananlar ise silah şirketleri, finans çevreleri, yeniden inşa konsorsiyumları ve güvenlik bürokrasileridir. Çünkü modern dünyada savaş artık istisna değil, bir iş modelidir.
Sonuç olarak mesele Trump, Biden ya da bir sonraki başkan değildir. Asıl mesele, başkanları aşan ve onları da içine alan bir sistemdir. ABD’yi yönlendiren irade gizli olduğu için değil, fazlasıyla kurumsallaşmış olduğu için çoğu zaman fark edilmez. Bir kişi ya da cemaat değildir; çıkarın kurumsallaştığı bir güç düzenidir.
Sorulması gereken soru şudur: Başkanlar neden böyle davranıyor değil, bu sistem neden barışı değil savaşı sürdürülebilir görüyor?
Ve belki de en can alıcı gerçek şudur:
Bu düzen, kimliklerin değil, belli ki kimlikleri kullanan, Gizli bir Dünya Devletinin menfaatlerini kollayan “FAİZ BARONLARI ÜST AKLI” nın düzenidir.

