
ABD, özellikle Trump’ın ikinci başkanlık döneminde, uluslararası hukukun kuvvet kullanma yasağını düzenleyen BM Antlaşması’nın 2/4. maddesini ve devletler arası krizlerin diplomasi yoluyla çözülmesi ilkesini ikincilleştiren bir çizgiye yönelmiş görünmektedir. Bu yaklaşım, 19. yüzyılın “güç siyaseti (power politics)” anlayışını hatırlatan, askerî ve ekonomik baskıyı birincil araç olarak kullanan bir dış politika refleksine işaret etmektedir. Anılan yüzyılda uluslararası hukuk normları yeterince gelişmemiş ve uluslararası camiada henüz yerleşmemiş olduğundan, askerî ve esasen millî gücü yüksek olan devletler, kendilerinden zayıf gördükleri ülkelere kendi iradelerini kabul ettirmek için askerî baskı veya doğrudan savaş vasıtasına başvurmaktaydı. Bunun somut ve çarpıcı örneklerinden biri, Çarlık Rusyası’nın Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği politikadır. Nitekim 19. yüzyıl Rusyası, ortada çoğu zaman haklı ve meşru bir gerekçe bulunmadığı hâlde, 1806–1812, 1828–1829, 1827 Navarin Baskını’na fiilen katılım, 1853–1856 (bu savaşta İngiltere, Fransa ve Piyemonte Krallığı’nın Osmanlı yanında yer alması Rusya açısından süreci tersine çevirmiştir) ve 1877–1878 savaşlarını Osmanlı Devleti’ne karşı açarak, kendi iradesini zorla kabul ettirmeye çalışmış ve bunu büyük ölçüde başarmıştır. Bugün izlenen Amerikan çizgisi, yöntem ve zihniyet bakımından bu tarihsel güç siyaseti pratiğiyle dikkat çekici benzerlikler taşımaktadır.
Venezuela’ya yönelik baskılar, Grönland, Kanada ve Panama üzerinden yürütülen siyasi söylem ve talepler, bu zihniyetin süreklilik kazandığını göstermektedir. İran dosyası ise bu çizginin askerî çatışmaya evrilme riski en yüksek ve en tehlikeli halkası olarak öne çıkmaktadır. Washington yönetiminin Tahran’dan talepleri; nükleer programın sonlandırılması ve zenginleştirilmiş uranyumun devri, balistik füze programının tasfiyesi, Husiler, Hizbullah ve Haşdi Şabi gibi bölgesel vekil aktörlere verilen desteğin kesilmesi ve nihai aşamada İran’daki rejimin dönüştürülmesi ya da devrilmesi şeklinde özetlenebilir. İç siyasi baskıların durdurulması başlığı ise daha çok söylemsel ve tali bir unsur olarak durmaktadır. Bu taleplerin bütünü, klasik bir “sıfır toplamlı oyun” mantığına dayanmaktadır: ABD’nin tam kazanımı, İran’ın ise tam kaybı hedeflenmektedir. Oysa tarihsel tecrübe, özellikle 1962 Küba Krizi örneği, büyük güç krizlerinin mutlak dayatma ile değil, karşılıklı taviz ve müzakere yoluyla yönetilebildiğini göstermektedir. Krizi çözen şey, çoğu zaman güç gösterisinden ziyade, tarafların maliyetleri karşılıklı olarak kabul edilebilir seviyeye çekmesidir.
Askerî kapasite açısından bakıldığında ABD, İran’a karşı kısa ve orta vadede üstünlüğe sahiptir. Ancak bu üstünlük, sorunun stratejik düzeyde çözülebileceği anlamına gelmemektedir. Kısa süreli ve sınırlı bir saldırı, Washington’un ilan ettiği hedefleri gerçekleştirmeye yetmeyebilir; buna karşılık uzun süreli ve geniş çaplı bir harekât, İran’ı ve onunla tüm bölgeyi derin bir kaos ortamına sürükleme potansiyeli taşımaktadır. İran’ın elindeki asimetrik kapasite, yani vekil güçler, füze kabiliyeti ve bölgesel istikrarsızlaştırma araçları, böyle bir çatışmanın maliyetini yalnızca ABD’ye değil, tüm bölgeye yayma imkânı vermektedir. Tahran’ın, ABD üsleri ve İsrail’i meşru hedef olarak gördüğünü açıkça dile getirmesi, krizin kolaylıkla çok cepheli bir bölgesel savaşa dönüşebileceğini göstermektedir. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattı bu bağlamda zaten kırılgan olan güvenlik mimarisinin daha da çözüleceği bir coğrafya hâline gelmektedir. Enerji hatları ve ticaret yolları ise bu senaryoda doğrudan risk altına girmektedir.
| Senaryo | İhtimal | Türkiye’ye Etki |
| Sınırlı ABD saldırısı | Orta | Orta düzey ekonomik ve güvenlik baskısı |
| Uzun süreli geniş çaplı savaş | Düşük-Orta | Çok yüksek – stratejik sarsıntı |
| Bölgesel yayılma (İsrail, Irak, Suriye) | Orta | Yüksek – güvenlik ve ekonomi şoku |
| Diplomatik çözüm | Orta | Pozitif – risklerin yönetilmesi |
Bu tabloda Türkiye’nin konumu, meselenin en kritik boyutlarından birini oluşturmaktadır. ABD’nin İran’a karşı uzun soluklu ve geniş kapsamlı bir askerî harekâta girişmesi hâlinde, Türkiye’nin hem güvenlik hem ekonomi hem de toplumsal yapı açısından ciddi baskılarla karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemeldir. İlk olarak, Türkiye–İran sınırına yeni ve büyük bir mülteci dalgasının yönelmesi yüksek ihtimaldir. İran’ın zayıflaması ve merkezî otoritesinin sarsılması durumunda, PJAK, PAK ve benzeri ayrılıkçı yapıların hareket alanı genişleyebilir ve bu durum Türkiye’nin sınır güvenliği ile iç istikrarı üzerinde doğrudan tehdit oluşturabilir. Irak ve Suriye tecrübeleri, bu tür güvenlik boşluklarının nasıl hızla terör ve düzensiz göç üretme kapasitesine sahip olduğunu zaten göstermiştir.
Ekonomik cephede ise petrol ve doğal gaz arzında kesintiler ve buna bağlı fiyat şokları gündeme gelebilir. İran ve Orta Asya hattındaki ticaret yollarının aksaması, Türkiye’nin bölgesel ticaret hacmini olumsuz etkileyebilir. Risk algısının yükselmesi, yatırım, turizm ve finansal akışlarda sert bir daralmaya ve sermaye kaçışına yol açabilir. Jeopolitik düzlemde, İncirlik ve Kürecik gibi tesislerin tehdit söylemi içinde anılması dahi Türkiye’nin risk primini yükseltmeye yeterlidir ve ülkeyi fiilen çatışmanın jeopolitik yan cephesi hâline getirebilir. Toplumsal ve demografik açıdan bakıldığında ise, yeni göç dalgalarının zaten belirli ölçüde yıpranmış olan toplumsal denge üzerinde ilave baskı oluşturması ve güvenlik–ekonomi–siyaset sarmalında iç kırılganlıkların artması kaçınılmaz görünmektedir. Bütün bu etkiler birlikte değerlendirildiğinde, İran’dan sonra bu krizden en fazla zarar görecek ülkenin Türkiye olacağı yönündeki tespit, abartılı değil, aksine ihtiyatlı bir değerlendirme olarak öne çıkmaktadır.
Stratejik açıdan bakıldığında, ABD’nin askerî seçeneği tercih etmesi kısa vadede bir güç gösterisi anlamına gelse bile, orta ve uzun vadede bölgesel ölçekte kontrolü zor bir kaos üretme riskini beraberinde getirmektedir. İran’ın cevap verme kapasitesi, çatışmayı sınırlı bir operasyon olmaktan çıkarıp çok cepheli ve yayılmacı bir bölgesel savaşa dönüştürme potansiyeline sahiptir. Türkiye açısından bu tablo, uzaktan izlenebilecek bir kriz değil, doğrudan millî güvenliği, millî ekonomiyi ve toplumsal istikrarı etkileyen stratejik bir tehdittir. Irak ve Suriye örnekleri, dış müdahalelerin nasıl uzun süreli güvenlik sorunları, mülteci dalgaları, ekonomik yıkım ve jeopolitik kırılganlık ürettiğini yeterince açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu çerçevede Türkiye’nin rasyonel politika hattı, askerî tırmanmayı önleyici diplomasi ve müzakere mekanizmalarının ısrarla devreye sokulması yönünde olmalıdır. Ankara, hem ABD hem İran nezdinde aktif diplomasi ve arabuluculuk kanallarını zorlamalı, meseleyi mümkün olduğunca çok taraflı platformlara taşıyarak krizin kurumsal zeminlerde yönetilmesini teşvik etmelidir. Aynı zamanda sınır güvenliği ve göç senaryoları için önleyici planlamalar yapılmalı, enerji arz güvenliği açısından alternatif tedarik ve stoklama seçenekleri güçlendirilmeli, finansal dalgalanmalara karşı makro ihtiyati tedbirler gözden geçirilmelidir. Türkiye, askerî çözümün değil, diplomatik çözümün kendi millî menfaatlerine hizmet ettiğini açık, tutarlı ve ısrarlı bir şekilde vurgulamak zorundadır.
Sonuç olarak, ABD’nin İran’a yönelik kapsamlı bir askerî müdahalesi bölgeyi kaosa sürükleyecek, küresel enerji ve ticaret dengelerini bozacak ve İran’dan sonra en ağır bedeli Türkiye’ye ödetecek bir süreci tetikleme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye açısından tek rasyonel stratejik hat, askerî tırmanmayı önleyici diplomasi, müzakere ve kriz yönetimi araçlarının kararlılıkla devreye sokulmasıdır. Bu, bir tercih meselesi değil, doğrudan doğruya bir millî güvenlik zorunluluğudur.

