Bosnia and Herzegovina
Open Panel
assam logo 200

ASSAM®

The Association of Justice Defenders

Strategic Studies Center

Sunday, 20 March 2016 00:00

Savunma Sanayi İşbirliği Stratejisi

Written by
Rate this item
(0 votes)

Pazara Giriş Problemi

KOBİ'ler için girilmesi en zor pazar savunma sanayi pazarıdır. Pazara girişte diğer sektörlerdeki KOBİ'lerden farklı olarak iki büyük engelle karşılaşmaktadırlar;

Birinci büyük engel, savunma sanayinin ileri teknoloji gerektirmesi ve yüksek teknolojinin ciddi Ar-Ge yatırımları ile mümkün olmasıdır. Şirketler kuruluş aşamalarında yeterli beyin gücüne ve teknolojiye sahip olsalar bile, ürettikleri ürünlerin pazar payı edinerek geri dönüş sağlaması savunma sanayi sektöründe diğer sektörlere nazaran çok daha fazla zaman almasından dolayı KOBİ'lerin başlangıç sermayelerinin sıradan sektörlere nazaran en az 3 kat daha fazla olmasını gerektirmektedir.

İkinci büyük engel ise, pazarın dünya üzerindeki devlet sayısı ile sınırlı olmasıdır. Yani binlerce firma irili ufaklı iki yüz altı (BM'ye kayıtlı yüz doksan dört) ülke için üretim yapmakta ve açılan ihalelerden pay kapmaya çalışmaktadır.

Sanayisi gelişmiş ülkelerde savunma sanayinde faaliyet gösteren firmalar için çeşitli özel devlet destekleri bulunmaktadır.

İngiliz Hükümeti, 11 Mart 2016 tarihinde Savunma Bakanlığı tarafından KOBİ'lerin Savunma alanında faaliyetlerini kolaylaştırmak amacıyla bürokratik engelleri azaltacak yeni bir politika açıklandığını duyurdu.1 Bu plan sayesinde 2020 yılına kadar KOBİ'lerin tedarik harcamalarında %25 tasarruf etmeleri beklenmektedir.

Rate this item
(0 votes)

İslâm dünyasının ortak bir savunma sistemi bulunmuyor. Ülkeler bazındaki savunma sistemleri ise, Avrupa ve ABD merkezli yetmiş kadar şirket tarafından yapılandırılıyor, eğitiliyor ve teçhiz ediliyor. Dolayısıyla, İslâm ülkelerinin yerli ve öz kaynaklara dayanan bir savunma stratejileri, sanayileri ve kurumları bulunmuyor. Avrupalı ve ABD'li şirketlerin organize ettiği ve tamamen bu şirketlerin teknik denetimi altında bulunan bir savunma sisteminin, Avrupa ve ABD'nin siyasî, sosyolojik ve askerî stratejilerinden bağımsız olması düşünülebilir mi?

Rate this item
(0 votes)

 

SULTÂN MUHAMMED ALPARSLAN’IN ZAFERİ VE BAZI İSLÂM DEVLETLERİ

[09 Aralık 2014 – 16 Safer el-hayr 1436 Salı]                                                                         

                                                                 Prof. Dr. Ramazan Ayvallı

                                                                  M. Ü. İlâhiyat Fak. Öğr. Üyesi

Türk-İslâm târihinde çok önemli zaferler vardır. 26 Ağustos 1071 târihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovası’nda, Büyük Selçûklu Sultânı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen’in kuvvetleri arasında meydana gelen “Malazgirt Meydan Muhârebesi”, Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biridir. Türklere Anadolu’nun kapılarını açan bu Selçûklu-Bizans Savaşı, dînî, millî, siyâsî ve askerî neticeleri bakımından çok önemlidir.

Malazgirt Zaferinden sonra, sâdece onbeş yıl içinde bütün Anadolu’nun tapusu, Türklerin eline geçti. Bu bakımdan Malazgirt Zaferi, Türk ve dünyâ târihinde çok önemli bir dönüm noktası oldu.

 

Wednesday, 15 April 2015 00:00

Asker ve Manevi Değerler (02 Nisan 2015)

Written by
Rate this item
(0 votes)

ORDULAR DİNDAR OLMALIDIR

(02 NİSAN 2015)

  1. ASKER DİNDAR OLMALIDIR

Meslekler arasında askerlik mesleğinden başka canı pahasına da olsa vazifenin yapılmasını isteyen başka meslek yoktur.  

Şehitliği bilip inanmayan, ölüm ötesini düşünmeyen, vatanı, devletinin maddi ve manevi değerlerini, dini ve milleti için feda edeceği canının karşılığında ebedi hayatı ve cenneti kazanacağına inanmayan insanlar savaştaki vazifesini yapmak için hayatını ortaya koyabilir mi?

İslâmî duyarlılığı olmayan, şehitliğin hükümlerini bilmeyen ve ahirete iman şuuru oluşmamış insanlara, seve seve canını feda edebilmesi için ne vaat edilebilir ki?

Ölümü göze alamayan insanların hayatını tehlikeye sokacak riskler karşısında maddi gücünü kat kat arttıracak manevi kuvvetten mahrum kalacağı şüphesizdir.

Yüklendiği sorumluluklar bakımından askerlik mesleğinin, mensuplarının dindar olması gereken mesleklerin başında geldiğini söyleyebiliriz.

Savaşın olağan dışı şartlarında vazifesini yerine getirmek için ihtiyaç duyduğu manevî güce sahip olabilmesi için, hangi dine mensup olursa olsun ülkelerin askerlerinin DİNDAR OLMASI gerekir.

Monday, 22 January 2018 00:00

Devlet Olmayan Milletler

Written by
Rate this item
(0 votes)

Yirminci yüzyılda“Milletlerin kendi kaderini tayin etme hakkı(self determination) ilkeleri, ilk defa ABD’nin 28. Başkanı Woodrow Wilson tarafından ilan edilmişti. İlan edilen bu ilkeler, ”Demokrasi-İnsan Hakları-Kanun Hakimiyeti-Siyasetgibi kavramlardı. 

Sunday, 18 October 2015 00:00

Mezhep Savaşları Durdurulmalıdır (09 Ekim 2015) Featured

Written by
Rate this item
(0 votes)

MEZHEP SAVAŞI DURDURULMALIDIR

(09 Ekim 2015)

BM Güvenlik Konseyinin geride bekleyen iki üyesinin de (Rusya ve Çin) Bölgeye fiilen dahil olma girişimine bakıldığında, içinde bulunduğumuz Ortadoğu Coğrafyasının yeni ve büyük bir paylaşımın eşiğinde olduğu anlaşılıyor.

İslâm Dünyası, küresel güçlerin pompaladığı ve belki tarihinin en büyük mezhep savaşlarından birini yaşıyor.

Bu savaşın gönüllüleri var, kullanılanları var ve mağdurları var.

Küresel güçler, Şia ve Vehhabî aşırılarını ve bir kısım etnik azınlıkları teşkilâtlandırıp donatarak ehli sünnetin üzerine saldırtmaktadır

Kurtuluşun Ümmetin birliğinden geçeceği kuşkusuz.

AMA NASIL?

Önce; Ehli Sünnet, Şia ve Vehhabî ALİMLERİ  bir masanın etrafına oturabilmelidirler.

Sonra; Aralarında derin uçurumlar oluştursa da ihtilaflarını rafa kaldırıp, müştereklerini tespit etmelidirler.

Daha Sonra; Ümmette ittifak duygusunun gelişmesini sağlayacak aydınlatma faaliyetlerini başlatmalıdırlar.

Bunlardan sonra;  Müslüman Devlet yöneticilerinin müşterek tehdidi fark ederek birlikte hareket etme imkanı ortaya çıkabilecektir.

Bu yolun dışındaki bütün girişimler, mezhep savaşlarına benzin taşıyacak ve küresel güçlerin ekmeğine yağ sürecektir.

Birliğin sağlanmasında fert fert hepimize görev düştüğüne inanıyorum.

Sözlerimiz, yazılarımız ve davranışlarımız bölünmeye ve kavgaya değil, birleşme ve dayanışmaya yaramalıdır.

Diğer Taraftan;

Türkiye, sınırlarının hemen ötesinde cereyan eden bu büyük mücadelede kendisini her an sıcak bir çatışmanın ve savaşın içinde bulabilir.

Bu hususta da, serin kanlı davranmak gerekir. Gücümüzün yettiğinin ötesinde bir fiili duruma yeltenilmemelidir.

Suriye Coğrafyasında açıktan ve fiili girişimler yerine, örtülü ve asimetrik yöntemler kullanılmalıdır.

Direkt askeri harekât yerine, meşru kabul ettiğimiz muhaliflere eğitim, yönetim ve örtülü lojistik destek verme yöntemi kullanılmalıdır.

Türkiye, mümkün olabilen azami sayıdaki İslâm ülkelerinin temsilcilerinin iştirak ettiği bir "SURİYE KRİZİ ÇÖZÜM KONFEDERASYONU" oluşturmalıdır.

Bu konfederasyon eliyle iştirak eden ülkelerin Suriye Krizinin çözülmesi için siyasi, ekonomik ve askeri destekleri sağlanmalıdır.

Zor süreç İslâm Dünyası ile birlikte aşılmalıdır.

Türkiye buna öncülük yapmalıdır.

Adnan Tanrıverdi

ASSAM ve SADAT

Yönetim Kurul Bşk.

Wednesday, 02 April 2014 00:00

Milletin Demokrasi Kararlılığı (2 Nisan 2014)

Written by
Rate this item
(0 votes)

MİLLETİN DEMOKRASİ KARARLILIĞI 

 

Şu bir gerçektir ki, Türkiye’de halkın genel tutumu insan hakları ve hürriyetlerden yana olmuş fakat sözde hürriyetçi olan İttihat ve Terakki’den itibaren darbeci totaliter bir zihniyet devlette etkili olmuştur. O zihniyetin karşısında milletin en kararlı demokratik duruşu ise, Başbakan R. Tayyip Erdoğan liderliğinde gerçekleşmiştir.

Darbeci zihniyetten yana olanların en bariz özelliği, Gezi Parkı eylemlerinde kendilerinin kullandığı “Mesele Gezi değil. Anlamadın mı sen?” ifadesiyle özetlenmiştir. Onlara aldananlar bir yana, millet o taktiği gayet iyi anlamıştır. Gezi bir bahane olduğu gibi, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde telkin ettikleri yöntem de tutturamadıkları bir bahaneydi.

Bu yazıda konu, on iki-on üçüncü asrın İslam mutasavvıf-düşünürü Ferideddin-i Attar ile çağımızdaki Batılı filozofların izahları ve demokrasi tarihindeki bazı olaylarla ele alınacaktır. Sonuçta ise halk, TSK ve MİT’ten bazı temel beklentiler dile getirilecektir.

Rate this item
(0 votes)

Bir ASSAM’lının Demokrasiyi Demokratik Sorgulaması  

Hüseyin DAYI

Bu Ramazan öncesinde okuduğum son kitap ve nasipse bu Ramazan’da tanışacağımız hakemli sosyal bilimler dergisi birbirleriyle irtibatlı. Kitap ASSAM mensubu bir akademisyene ait, dergi ise doğrudan ASSAM’ın bilgi ve düşünce hayatımıza bir armağanı. Kitabın yazarı, derginin baş editörü.

Churchill, “Demokrasi, diğer yönetim şekilleri hariç, en kötü yönetim biçimidir” der. Doğrudur. Kötülüğü, ne de olsa bir yönetim olmasındandır. İçinde bulunduğu her sistem, insan için “en kötü”dür. Çünkü insanlar yönetilmekten hoşlanmazlar. Hele İslamî açıdan bakıldığında, Hak divanındaki mesuliyetten dolayı, yönetmek de sevilecek şey değildir. Bu yüzdendir ki, ilk dört halife isteksiz olmuş fakat buna rağmen seçildikleri için, diyebiliriz ki mecburen yöneticiliği üstlenmişlerdir. Demokrasiyi diğer yönetim şekillerinden iyi yapansa yanlışlarını-kusurlarını, yönetilenlerin hepsinin sorgulayarak daha iyi hâle getirebilmesidir. Yardımcı Doçent Doktor Ali Fuat Gökçe de “Siyasal Partilerde Lider ve Yönetim Değişimleri” isimli kitabında demokrasinin demokratik bir sorgulamasını yapmış.

Okuduğumuz her kitap ve makale, bize yeni bir şeyler öğrettiği gibi eski bilgilerimize sentetik-analitik yeni yorumlar yapmamızı da sağlar. Gökçe’nin kitabı da hem çok değerli yeni bilgiler, yeni fikirler vermesi hem de okuyucunun kendisinin yeni fikirler üretebilmesi açısından çok faydalı.

Kitabı okurken, siyaset bilimi alanındaki bir başka kitabı hatırladım. Arend Lijphart’a ait o kitapta, yirmi bir ülke üzerine yapılan incelemelerle demokrasinin çeşitleri, hukuki ve sosyolojik değişkenler açısından ele alınıyordu.(1) Gökçe ise kitabında aynı değişkenler açısından, G-8 ülkelerinden yaptığı incelemelerle ağırlıklı olarak siyasî partilerin başta liderleri olmak üzere kadroları ve yönetim zihniyeti değişmelerini örneklerle vermektedir. Kitabın en faydalı yönüyse Türkiye’ye geniş çaplı yer vermesi, tarihî-sosyolojik tahlillerle yetinmeyip önerilerde de bulunması. Demokrasiye bağlılığı hemen belli olan yazarın, demokrasimizin kusurlarını gösterip telafisi yolunda ciddi bir emek sarf ettiği de belli oluyor.

Gökçe’nin bu özelliği birçoklarına ilginç gelebilir. Çünkü kendisi, şimdilerde her ne kadar siyaset bilimci bir akademisyen ise de daha önceki mesleği askerlik. Hayatının önemli bir kısmını askerî bir hayat tarzıyla geçirmiş olması, kendisinden tam bir antidemokrat olması şeklinde beklentiler doğurabilir. Hâlbuki askerliğin alışkanlık hâline getirdiği sorumluluk duygusunun sivil hayatta da yönetime iştirak arzusu verdiği, dolayısıyla demokrasinin gelişmesine vesile olduğu şeklinde görüşler de var. Bunun örneğini Fransa’dan verebiliriz. Bahsettiğim görüşü vermeden önce Gökçe’nin verdiği ve ben dâhil çoğumuzun bilmediği bir özelliği nakletmeliyim:

“Fransa’da 1968 seçimlerini kazanan Cumhuriyet İçin Demokratlar Birliği (UDR) hariç tek başına iktidara hiçbir parti gelmemiştir… 1945 ve 1958 tarihleri arasında yapılan beş seçimde, altı siyasal parti iktidara gelmiş… 1945 sonrası yapılan on yedi genel seçimde, on dört siyasal parti iktidara gelirken, 1965 sonrası yapılan sekiz cumhurbaşkanlığı seçimlerini, sekiz farklı siyasal parti başkan adayı kazanmıştır (s. 60).

John Stuart Mill (1806-1873), yaşadığı döneme göre halk ihtilallerini gösterge olarak alır ve Fransızların o yönetim değiştirme özelliğini, savaşlarda halkın büyük bir bölümünün askere alınıp, içlerinden önemli bir kısmının astsubaylık rütbesini kazanmasından dolayı başa geçip idare etme kabiliyeti kazandıklarına bağlar. Mill, Fransızlar ile ABD’lileri “kendi işini kendi görmeye alışmış uluslar” arasında sayar. Fransızlardaki halk ihtilalciliğine karşılık ABD’lilerde gördüğü meziyet ise tamamen sivil temellidir ve kolayca hükümet kurabilecek kabiliyete haiz olmaktır.(2) Günümüz ABD’lilerin Ali Fuat Gökçe’nin kitabında görülen siyasî özellikleri ise resmî anlamda siyasî parti lideri uygulaması olmayışı ve devlet başkanlığına seçilme hakkının anayasayla iki defa olarak sınırlandırılmış olmasıdır. Başkan çok başarılı olsa bile bu durum değişmemektedir (s. 205). Bu uygulama ile şüphesiz ki “Tek adam” olunmasının önüne geçilmiş olmaktadır.

Filozof Mill ve başkaları demokrasi için, hangi ülkede hangi temelleri gösterirse göstersin, aslında o, yaşandığı her ülkedeki kitlelerin adaletsizliklere karşı verdiği uzun mücadelelerin planlanmamış bir sonucudur. Yine aslında, ayaklanan kitleler de başka mağdurlara da değil, sadece kendilerine hak verilmesinden yana olmuş fakat sonunda barış için herkes birbirinin hakkını kabul etmek zorunda kalmıştır. ABD ve Fransa’da da öyle olmuştur. Bu durumun dünya tarihindeki tek istisnası, ilk İslam Devleti’dir. “İslamî demokrasi” diye ifade edebileceğimiz sistemiyle o devlet, daha kurulurken gerçek anlamda “toplum sözleşmesi” ile kurulmuş, yöneticiler seçimle başa geçirilmiş ve herkese karşı eşitlikçi ve adil olmayı prensip edinmiştir.(3) Ancak her fırsatta ifade ettiğimiz o husus, şimdi bu yazının konusu değildir.

Ali Fuat Gökçe, kitabında gelişmiş demokrasilerden örnekler verirken, bir kısmında parti üyeliğine kabul yaş şartının on dört olması gibi, bizce çok enteresan bilgiler de aktarmaktadır (s. 240). Genç, yaşlı her ferdin memleket idaresinde söz hakkı olabilmesi elbette ki takdire layıktır. Bizde şimdiki on sekiz yaş taban sınırının yeterli olduğu kanaatindeyim.

Türk siyasî hayatında etkili olan partilerin tek tek tüzüklerini de inceleyerek parti içi demokrasideki kifayetsizlikleri de sergileyen Gökçe, o alan için de farklı uygulamalar teklif etmektedir. En orijinal ve faydalı bulduğum, illere göre parti delege sayısının yeni bir anlayışla düzenlenmesi hakkındaki teklifi oldu. Genel kongrelerde yerel temsilci olarak katılan delegelerin, oradaki parti üye sayısına orantılı olarak tespit edilmesinin mahzurlarını sayan Gökçe, bir partinin herhangi bir bölgedeki delege sayısının, o bölgedeki üye sayısıyla birlikte yine o bölgeden alınan oy sayısının da hesaba katılarak tespit edilmesini teklif etmektedir (s. 246). Gökçe’nin katıldığım gerekçelerine benim de bir ilavem olacaktır: O sayede siyasî hayatımızda başta İstanbul olmak üzere büyük illerin tahakkümü de önlenecektir. Çünkü İstanbul, çok büyük nüfusuyla nerdeyse her partide en çok üyeye sahip olmakta, buna karşılık herhangi bir partide, illerin nüfuslarına göre en düşük oy oranına sahip olabilmektedir. Bu durumda başarısız olduğu hâlde o partinin genel kurulunda çok sayıdaki delegesiyle, başarılı illerin üzerinde hâkimiyet kurabilmesi hiç de adil değildir.

Gökçe’nin siyasette erkek hegemonyasına karşı olmasını, o meyanda Türkiye’de kadınların siyasî hayatta aktif olmasını kabullenmesini de candan destekliyorum. Fakat bu konuda ondan ayrı düştüğüm bir nokta var: Kendisi, parti tüzüklerinde yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikler arasında delege, üye ve parti teşkilatlarında kadınlarla erkeklerin eşit sayıda bulundurulmasını da teklif etmektedir (s. 245). Bense negatif ayırımcılığa da pozitif ayrımcılığa da karşıyım. Şahısları cinsiyetlerine göre değil, çalışkanlık ve kabiliyetlerine göre değerlendirmelidir, diye düşünüyorum. Bu fikir beyanım, Gökçe Hoca ile benim aramızda demokratik ve fikrî bir istişare diye kabul edilsin.

Hoca’nın yukarıda ismini verdiğim kitabını, siyaset bilimine meraklı olan ve yarınlar için fikir üretme gayretinde olan herkese hararetle tavsiye ediyorum. Kitap, Gaziantep’te yayınlandığı için, ilgilenenler bulmakta zorluk çekebilirler. Bu yüzden aşağıdaki kaynakçada yayınevinin tam posta adresini e-mail adresini ve telefon, fax numaralarını da veriyorum.(4)

ASSAM’ın başka mensuplarından da kitaplar görmek dileğiyle nice hayırlı ramazanlar diliyorum.

-------------

1- Ljiphart, Arend; Çağdaş Demokrasiler: Yirmi bir Ülkede Çoğunlukçu ve Oydaşmacı Yönetim Örüntüleri, çev. Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran, Yetkin Yayınları, Ankara, 1996.

2- Mill, John Stuart; Özgürlük Üzerine, çev. Tuncay Türk, Oda Yayınları, İstanbul, 2008, ss. 155-156.

3- Dayı, Hüseyin; İslam Medeniyetinin Küreselliği, 2. Baskı, Akis Kitap Yayınları, İstanbul, 2012.

4- Gökçe, Ali Fuat; Siyasal Partilerde Lider ve Yönetim Değişimleri, Ada Kitabevi, Atatürk Bulvarı, No: 92/D Başkarakol/Gaziantep, Tel: 0342 231 23 73, Fax: 0342 231 88 63, e-mail: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

Rate this item
(0 votes)

"İslâm Fıkhına Göre Devlet, Hilafet ve Saltanatta Yönetim Usul ve Esaslarına Işık Tutan Hükümler" konulu ASSAM Seminerinde Marmara Ünv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet ÖZEL tarafından sunulan "Devlet Başkanı Olarak Hz. Peygamber: Yönetim, Dış İlişkiler, Ordu" konulu tebliğin giriş bölümü aşağıdadır.

 

 

Devlet Başkanı Olarak Hz. Peygamber: Yönetim, Dış İlişkiler, Ordu

                                                                                                          Ahmet Özel

Giriş. Resulullah’ın peygamberlik misyonu  ferdî ve manevî hayatın olduğu kadar sosyal ve maddî hayatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı, her iki alanda da insanlara kılavuzluk yapmayı kapsamaktadır. Müslümanlar inançları gereği Hz. Peygamber’in her iki alandaki kılavuzluk ve otoritesini kabul etmekle birlikte İslam dünyasında onu tanıma ve anlama konusunda genellikle yeni bir sosyal düzenin kurucusu olarak gösterdiği faaliyetlerden çok ferdî ve manevî  hayata kılavuzluğuna   alaka  duyulmuş, hayatıyla ilgili literatür de daha çok bu istikamette gelişme göstermiştir. Esasen tarih boyunca müslüman toplumlarda sosyal hayatın Kur’an ve Sünnet’te belirlenen temel esaslar çerçevesinde şekillenmiş bulunması da insanların bu yönelişlerinde etkili olmuş, manevî olgunluk erdemli bir ferdî hayat kadar düzenli ve huzurlu bir sosyal hayat için de ulaşılması gereken bir amaç olarak görülmüştür. Batı dünyasında ise din ile hayatın maddî alanlarını birbirinden ayıran yaygın telakki çerçevesinde  peygamberliğin yalnızca ferdî ve manevî hayata kılavuzluk şeklinde kabul edilmesi Hz. Peygamber’in sosyal misyonu ve tarihî rolünün kavranmasında karşılaşılan ciddî zorlukların başında gelmekte ve dolayısıyla Resulullah sosyal ve siyasal hayata fazla angaje olmuş görülmektedir. Bir diğer problem de  Batı’nın yüzyıllar boyunca karşı karşıya kaldığı ve savaştığı rakip bir uygarlığın kurucusu olarak Hz. Peygamber hakkında Ortaçağ boyunca teşekkül eden önyargılardan ve  menfi tasavvurdan  hala kurtulamamış olunmasıdır. Ayrıca Resulullah’ın manevî yönünün beşerî faaliyetleriyle örtülü olması da bunda önemli rol oynamıştır. 

 

Rate this item
(0 votes)

"İslâm Fıkhına Göre Devlet, Hilafet ve Saltanatta Yönetim Usul ve Esaslarına Işık Tutan Hükümler" konulu ASSAM Seminerinde Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN "İslâm Fıkhına göre: Devletin insana tanıdığı temel hak ve özgürlükler" başlıklı tebliğinin 2 parçadan oluşan videosu aşağıda bulunmaktadır...

Address: Marmara Mahallesi Hurriyet Bulvari No:110/H Beylikdüzü / İstanbul / 34524 / Turkey
Tel: +90 555 000 58 00 email: info @ assam . org . tr