
(Gazze – Lübnan ve İran Saldırılarının arkasında saklanan planlar: Analiz)
Batı Asya’nın (Ortadoğu’nun) yanık ufkunda, sadece şehirler değil; insanlığın vicdanı da hızla yıkılıyor. Kadınların, çocukların, yaşlıların hedef alındığı; suyun, elektriğin, bitki ve hayvanların dahi sistematik biçimde yok edildiği bu süreç, modern çağın gözleri önünde cereyan eden en sarsıcı trajedilerden biri olarak kayda geçiyor. Ancak bu yıkımın yalnızca görünen yüzüne odaklanmak, gerçeğin tamamını anlamaya yetmiyor. Zira savaşın dumanı çoğu zaman yalnızca askeri hedefleri değil, perde arkasındaki daha derin ve daha soğuk hesapları da gizler. Bu nedenle, yaşananların ardında yalnızca güvenlik gerekçeleriyle açıklanamayacak, daha kapsamlı bir stratejik ve ekonomik planın izleri olup olmadığı sorusu giderek daha yüksek sesle soruluyor.
7 Ekim 2023 Hamas’ın nefs-i müdafaa maksatlı İsrail’e karşı gerçekleştirdiği geniş çaplı operasyonu sonrasında başlayan ve aylar içinde kitlesel yıkıma dönüşen süreç, sadece Gazze ile sınırlı kalmadı. Güney Lübnan’da Litani Nehri’nin güneyine doğru genişleyen askeri baskı ve zorunlu göç dalgaları, bölgenin adım adım yeniden şekillendirildiğine işaret ediyor. Aynı dönemde İsrail & ABD iş birliğinde İran’a yönelik doğrudan ya da dolaylı stratejik saldırıların artması, bu zincirin yalnızca lokal bir çatışma olmadığını; aksine bölgesel güç dengelerini yeniden kurmaya yönelik çok katmanlı büyük bir operasyonun parçası olabileceğini düşündürüyor. Görünürde birbirinden kopuk gibi duran bu gelişmeler, aslında tek bir jeopolitik denklemin farklı cepheleri olabilir.
Tam da bu noktada, sorulması gereken asıl soru şudur: Bu geniş çaplı yıkımın arkasında yalnızca askeri hedefler mi vardır, yoksa enerji hatları, ticaret koridorları ve küresel lojistik dengeleri yeniden şekillendirmeye yönelik daha büyük bir ticari-stratejik plan mı işlemektedir? Eğer cevap ikincisine daha yakınsa, o zaman yaşananlar sadece bir savaş değil; aynı zamanda yeni bir ekonomik düzenin, yeni bir güç haritasının inşası anlamına gelmektedir. Ve bu durumda, yıkılan sadece şehirler değil; aynı zamanda uluslararası sistemin bugüne kadar kabul edilen dengeleri olacaktır.
Eylat (Eilat) – Gazze/Aşkelon hattı, Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı gibi küresel ticaretin en kritik iki dar boğazına alternatif oluşturabilecek kara tabanlı bir enerji ve lojistik koridoru fikrini ifade etmektedir. Ancak bu hat, tek bir projeden ziyade, farklı ölçek ve gerçeklik düzeylerine sahip üç ayrı senaryo üzerinden değerlendirilmelidir.
- Eylat–Aşkelon Petrol Boru Hattı
Halihazırda mevcut olan ve aktif biçimde kullanılan altyapı, Eilat Ashkelon Pipeline Company tarafından işletilen Eylat–Aşkelon petrol boru hattıdır. Yaklaşık 254 kilometre uzunluğundaki bu hat, Eilat Port ile Ashkelon Port arasında doğrudan bağlantı kurarak Kızıldeniz ile Akdeniz arasında bir enerji geçiş koridoru sağlamaktadır. Bu sistem, tankerlerin Süveyş Kanalı’nı kullanmadan yük transferi yapabilmesine imkân tanımakta ve çift yönlü akış kapasitesi sayesinde Asya ile Avrupa arasında enerji taşımacılığını kolaylaştırmaktadır. Bununla birlikte, bu altyapı yalnızca petrol ve doğal gaz taşımacılığına hizmet etmekte olup konteyner bazlı ticaret için bir alternatif oluşturmamaktadır.
2. Eylat–Gazze/Aşkelon Lojistik Koridoru
İkinci senaryo, daha geniş kapsamlı ve güncel jeopolitik tartışmaların merkezinde yer alan Eylat–Gazze/Aşkelon lojistik koridorudur. Bu modelde, Körfez ülkelerinden (özellikle BAE ve Suudi Arabistan) çıkan enerji kaynaklarının tankerlerle Kızıldeniz üzerinden Eylat’a ulaştırılması, buradan ise boru hattı, demiryolu veya kara yolu ile Akdeniz kıyısına taşınması öngörülmektedir. Bu yaklaşımın temel stratejik hedefi, Hürmüz Boğazı üzerindeki riskleri azaltmak, Süveyş Kanalı’na bağımlılığı kırmak ve İsrail’i bölgesel bir enerji transit merkezi haline getirmektir. Özellikle 2020 sonrası Körfez Ülkeleri-İsrail arasında İbrahim Anlaşmaları ile simgeleşen normalleşme süreci, bu tür projelerin yeniden gündeme gelmesine zemin hazırlamıştır.

3. Ben Gurion Kanal Projesi
Üçüncü ve en iddialı senaryo ise “Ben Gurion Canal Project” olarak bilinen ve henüz teorik aşamada bulunan projedir. Bu proje, Eylat’tan başlayarak İsrail işgali altındaki Filistin’in Negev Çölü üzerinden Akdeniz’e, muhtemelen Gazze-Aşkelon hattına ulaşacak yeni bir deniz kanalı inşa edilmesini öngörmektedir. Süveyş Kanalı’ndan daha geniş ve derin olması planlanan bu kanalın, küresel ticaretin önemli bir bölümünü çekmesi hedeflenmektedir. Ancak projenin yüksek maliyeti, zorlu coğrafi koşullar ve özellikle Gazze merkezli güvenlik riskleri nedeniyle kısa ve orta vadede hayata geçirilmesi gerçekçi görünmemektedir.
Gazze’nin bu denklemdeki rolü kritik bir öneme sahiptir. Coğrafi olarak Akdeniz’e en kısa çıkış noktalarından biri olması, bölgeyi potansiyel bir enerji ve lojistik koridorunun kilit düğüm noktası haline getirmektedir. Ancak aynı zamanda sürekli çatışma riski taşıyan bir alan olması, bu potansiyelin hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle bazı stratejik değerlendirmelerde Gazze’nin kontrolü, gelecekteki enerji ve ticaret hatlarının kontrolü ile doğrudan ilişkilendirilmektedir.

Bu koridorun hayata geçirilmesi durumunda, Hürmüz Boğazı ve Süveyş Kanalı üzerindeki denge önemli ölçüde değişebilir. Hürmüz’deki İran kaynaklı güvenlik riskleri, alternatif kara ve boru hattı projeleriyle kısmen bertaraf edilebilirken; Süveyş Kanalı’nın karşı karşıya olduğu tıkanma ve siyasi baskı riskleri de azaltılabilir. Bu bağlamda İsrail üzerinden oluşturulacak bir hat, Mısır’ın Süveyş gelirlerini olumsuz etkileyebilecek ve İran’ın Hürmüz üzerindeki stratejik kaldıraç gücünü zayıflatabilecektir.
Bu Gelişmelerin Türkiye’nin jeostratejik konumuna etkisi Bu gelişmelerin en kritik boyutlarından biri ise Türkiye’nin jeostratejik konumuna etkisidir. Mevcut durumda Türkiye, Ceyhan merkezli enerji terminalleri ve Doğu-Batı enerji koridorları sayesinde Avrupa’nın enerji arz güvenliğinde önemli bir transit ülke konumundadır. Ancak Eylat–Gazze/Aşkelon hattının tam kapasiteyle devreye girmesi, özellikle Körfez kaynaklı enerji akışının alternatif bir güzergâha kaymasına yol açabilir. Bu durum, Türkiye’nin enerji transit merkezi rolünü kısmen zayıflatabilir ve Ceyhan hattı gibi mevcut altyapılar için rekabet baskısı oluşturabilir.
Bununla birlikte, Türkiye’nin jeostratejik değeri tamamen ortadan kalkmaz; aksine dönüşür. Türkiye, coğrafi konumu gereği hâlâ Karadeniz, Kafkasya ve Orta Asya enerji kaynaklarının Avrupa’ya taşınmasında vazgeçilmez bir aktör olmaya devam eder. Ayrıca, yeni oluşacak enerji jeopolitiğinde Türkiye’nin alternatif koridorlar geliştirme, çok yönlü enerji diplomasisi yürütme ve bölgesel enerji ticaret merkezine dönüşme kapasitesi artabilir. Dolayısıyla bu koridor, Türkiye için bir tehditten ziyade, doğru stratejik hamlelerle yönetildiğinde rekabeti artıran ve yeni fırsatlar doğuran bir gelişme olarak da değerlendirilebilir.
Ortaya çıkan tablo, yalnızca bir enerji hattı ya da lojistik koridor tartışmasının çok ötesine taşmaktadır. On binlerce insanın hayatını kaybettiği, yüz binlercesinin yaralandığı ve yerinden edildiği bir insani felaketin ortasında, savaşın dili ile ticaretin dili arasındaki sınır bulanıklaşmaktadır. Gazze’de, Batı Şeria’da, Güney Lübnan’da ve bölgenin diğer kırılgan noktalarında yaşanan ağır sivil kayıplar, altyapının çöküşü ve yaşam alanlarının yok olması; askeri hedeflerin ötesinde, sahayı kökten dönüştüren daha geniş bir stratejik hesaplaşmaya işaret etmektedir. Bu süreçte dile getirilen yüksek kayıp sayıları ve trajediler, tartışmanın duygusal yükünü artırsa da, analitik değerlendirme için teyitli verilere ve çoklu kaynaklara dayanmanın önemi de göz ardı edilmemelidir.
Bu çerçevede, Eylat–Gazze/Aşkelon hattı gibi projelerin yalnızca teknik veya ekonomik girişimler olmadığı; aynı zamanda bölgesel düzeni yeniden şekillendirme potansiyeli taşıyan jeopolitik araçlar olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu hat bugün bir boru hattı ölçeğinde işlev görse de, genişletilmesi halinde enerji akışlarını, ticaret rotalarını ve güç dengelerini etkileme kapasitesine sahiptir. Bu nedenle Gazze, yalnızca bir çatışma alanı değil; aynı zamanda gelecekteki enerji ve lojistik rekabetinin düğüm noktalarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Bu gelişmeler Türkiye açısından hem riskler hem de fırsatlar barındırmaktadır. Alternatif koridorların güç kazanması, mevcut hatlar üzerinde rekabet baskısını artırabilir; ancak Türkiye’nin coğrafi konumu, altyapı kapasitesi ve çok yönlü enerji diplomasisi, onu hâlâ vazgeçilmez bir geçiş ve dağıtım merkezi kılmaktadır. Türkiye’nin, değişen dengeleri dikkate alarak yeni iş birlikleri geliştirmesi, bağlantı projelerini çeşitlendirmesi ve bölgesel istikrarı önceleyen bir yaklaşımı sürdürmesi halinde, ortaya çıkan yeni jeoekonomik tabloda konumunu korumakla kalmayıp güçlendirmesi de mümkündür.
Sonuç olarak; Eylat–Gazze/Aşkelon hattı bugün itibarıyla fiilen bir boru hattı düzeyinde mevcut olmakla birlikte, daha geniş kapsamlı bir enerji ve lojistik koridoruna dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Tam teşekküllü bir deniz kanalı projesi ise mevcut şartlarda büyük ölçüde teorik kalmaktadır. Ancak uzun vadeli stratejik perspektifte, bu hattın geliştirilmesi girişimleri, yalnızca bölgesel değil küresel güç dengelerini etkileyebilecek niteliktedir. Bu bağlamda Gazze, yalnızca siyasi ve askeri bir çatışma alanı değil, aynı zamanda gelecekteki küresel enerji ve ticaret rekabetinin merkezlerinden biri olma potansiyelini barındırmaktadır.
Bu hedeflerin yanında, Upstein Çetesinin Esiri Trump’ın 1,5 yıl kadar önce Gazze’nin geleceğine yönelik olarak seslendirdiği, Gazze sahillerinin lüks otellerle kaplanmış, altın kumlara sahip büyük bir tatil ve turizm merkezine dönüştürme hayali de gizlidir. Belli ki, Netenyahu Katilinin başında olduğu terör devleti İsrail ile çoktan derin projeler üzerinde çalışılmış ve onlar için yüzbinlerce masumun soykırıma uğraması, topraklarının ellerinden alınmasının hiçbir önemi yoktur.

