Karanlık Bir Eylül Sabahı ve Tarihin Kanayan Yarası

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

(Demokrasi Şehitlerinin Hatırasına Saygı İçin Bir Tarihsel Bir Analiz)

Eylül…

Yaprakların sararmaya, akşamların erken inmeye, sabahların içine hafif bir hüzün çökmeye başladığı ay.

Fakat Türkiye’nin hafızasında bazı eylül sabahları vardır ki, yalnızca mevsimin değişimini değil, bir milletin vicdanında açılmış derin yaraları hatırlatır.

16 ve 17 Eylül…

Takvimler üzerinden onlarca yıl geçirdi. Şehirler değişti, nesiller değişti, teknoloji değişti, Türkiye büyüdü. Fakat o iki günün hüznü, milletin hafızasından silinmedi.

Çünkü o günlerde yalnızca üç insanın hayatı sona ermedi.

Türkiye’nin demokrasi tarihinin en ağır kırılmalarından biri yaşandı.

Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961’de, Başbakan Adnan Menderes ise 17 Eylül’de İmralı’da idam edildi. Yassıada yargılamalarında 592 kişi yargılanmış, 15 idam cezası verilmiş; bunlardan üçü infaz edilmişti.

Bugün 16-17 Eylül’ü hatırlamak, yalnızca geçmişte yaşanmış bir siyasi hadisenin yıldönümünü anmak değildir.

Bu tarihler, millet iradesinin ne kadar kıymetli olduğunu yeniden hatırlama günleridir.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir.

Demokrasi;

Milletin sözünün değerli olmasıdır.

İnancını özgürce yaşayabilmesidir.

Ezanın minarelerden yükselmesinden rahatsızlık duyulmamasıdır.

Devletin vatandaşa tepeden bakmamasıdır.

İktidarların millet tarafından değiştirilmesinin mümkün olmasıdır.

Ve en önemlisi, hiçbir siyasi anlaşmazlığın insan hayatından daha değerli görülmemesidir.

Bir milletin iradesine kurulan mahkeme

Cumhuriyet tarihinin yokluk yıllarından kurtulmak üzere tam bağımsız bir ülke olma yolunda azimle, aşkla gece gündüz çalışan dönemin Başbakanı ve Bakanları, aziz ve yüce Türk milletinin vergileriyle yetiştirilmiş Kara Harp Okulu Öğrencilerinin ve bazı subayların, CIA tarafından azmettirmesiyle gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960 askerî kanlı darbesinin ardından Demokrat Parti iktidarı devrildi ve yönetim Millî Birlik Komitesi’nin eline geçti.[1]

Ardından Yassıada yargılamaları başladı.

Mahkeme 15 Ekim 1960’ta çalışmalarına başladı ve 15 Eylül 1961’de sona erdi. Yüzlerce insan çeşitli asılsız- yalan yanlış suçlamalarla yargılandı. İçlerinde genelkurmay başkanlığı yapmış olan Kurtuluş Savaşı gazisi olanlar dahil, binlercesi işkence gördü ve hapislerde dayak altında çürüdü. Sonunda 15 kişi hakkında idam kararı verildi. Ancak bu kararların büyük bölümü daha sonra hapis cezalarına çevrildi; infaz edilenler Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan oldu.

Bugün tarihçiler ve hukukçular arasında Yassıada yargılamalarının niteliği ve adil yargılanma ilkeleri bakımından önemli tartışmalar bulunmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi de 2020 yılında çıkardığı 7248 sayılı kanunla Yüksek Adalet Divanı kararlarının hukukî sonuçlarını ortadan kaldıran düzenlemeyi kabul etti.

Bu karar, Türkiye’nin kendi demokrasi geçmişiyle yüzleşmesi bakımından önemli bir dönüm noktasıdır.

Çünkü hukuk, intikamın aracı değildir.

Hukuk, güçlü olanın değil, haklı olanın güvencesidir.

Devletin büyüklüğü de rakiplerini susturmasında değil, en zor zamanlarda bile hukukun üstünlüğünü koruyabilmesindedir.

Menderes’in son sözü

Adnan Menderes’in idam sehpasındaki son sözlerinden biri bugün hâlâ hafızalardadır:

“Devletime ve milletime ebedî saadetler dilerim.”

Bir insanın hayatının son dakikalarında bile devletini ve milletini anması, üzerinden yıllar geçse de üzerinde düşünülmesi gereken bir cümledir.

İnsanın en zor anında dilinden ne dökülüyorsa, belki de en derin bağlılığı orada gizlidir.

Menderes’in son sözünü bugün sadece siyasî bir hatıra olarak değil, devlete ve millete bağlılığın bir ifadesi olarak okumak mümkündür.

Ve burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

Bir siyasetçiyi eleştirmek başka şeydir.

Bir hükümetin yanlışlarını tartışmak başka şeydir.

Bir siyasi hareketle aynı düşünmemek başka şeydir.

Fakat bütün bunların üzerinde duran bir ilke vardır:

İnsan hayatının dokunulmazlığı ve hukukun üstünlüğü.

Milletler bu ilkeyi kaybettikleri zaman, siyasi tartışmalar kısa sürede bir hesaplaşmaya dönüşebilir.

Hesaplaşma ise zamanla intikama…

İntikam ise toplumun ortak vicdanında kapanması çok zor yaralara…

Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan

O karanlık eylül sabahında yalnızca Başbakan Menderes yoktu.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan da aynı kaderi paylaştı.

İki devlet adamının ölüm cezaları 16 Eylül 1961’de infaz edildi. Menderes’in infazı ise bir gün sonra gerçekleştirildi.

Bugün bu üç ismi birlikte hatırlıyoruz.

Çünkü onların hikâyesi, yalnızca şahsi hayatlarının hikâyesi değildir.

Aynı zamanda Türkiye’nin çok partili siyasi hayatının, demokrasi mücadelesinin ve millet iradesinin geçirdiği ağır imtihanlardan biridir.

Nitekim TBMM Başkanlığı da yıllar içerisinde yaptığı anmalarda bu üç ismin idamlarını Türkiye demokrasi tarihinin en acı hadiseleri arasında değerlendirmiş ve onların itibarlarının 1990 yılında iade edildiğini belirtmiştir.

Bu da tarihin önemli bir gerçeğini gösteriyor:

Zaman, bazı kararları yeniden tartışmaya açar.

Mahkeme kararları kesinleşebilir.

İdam sehpası kurulabilir.

Bir insanın hayatına son verilebilir.

Fakat tarih mahkemesi kapanmaz.

Milletlerin vicdanı susmaz.

Asıl mesele: Millet iradesi

Bugün bizim bu tarihten çıkaracağımız ders, yalnızca “Menderes’i hatırlamak” olmamalıdır.

Daha büyük bir mesele vardır.

Millet iradesinin dokunulmazlığını savunmak.

Çünkü Türkiye, darbelerden çok çekmiş bir ülkedir.

27 Mayıs 1960…

12 Mart 1971…

12 Eylül 1980…

28 Şubat…

15 Temmuz…

Her birinin kendi tarihî şartları, aktörleri ve sonuçları vardır.

Fakat hepsinin bize öğrettiği ortak bir gerçek bulunmaktadır:

Demokrasiyi korumak, yalnızca seçim gününde sandığa gitmekle mümkün değildir.

Demokrasiyi korumak;

Hukuku korumaktır.

Meclisi korumaktır.

Seçmenin iradesine saygı göstermektir.

Muhalif düşünceyi düşmanlık olarak görmemektir.

Devlet kurumlarını siyasetin günlük hesaplaşmalarının üzerine çıkarmaktır.

Ve en önemlisi, “Benden değilse yok olsun” anlayışını reddetmektir.

Millî hafıza, sadece geçmişi hatırlamak değildir

Bizim tarihimizde hafıza, yalnızca kitaplarda yaşayan bir kavram değildir.

Biz;

Çanakkale’yi hatırlarken şehitlerimizin ruhunu,

İstiklâl Harbi’ni hatırlarken bağımsızlık irademizi,

15 Temmuz’u hatırlarken milletin iradesini,

16-17 Eylül’ü hatırlarken de demokrasinin bedelini düşünürüz.

Bu sebeple millî hafıza, intikam duygusunu diri tutmak için değil, aynı acıların yeniden yaşanmaması için gereklidir.

Maneviyatın bize öğrettiği de budur.

İslam’ın adalet anlayışında insan hayatı değerlidir.

Kul hakkı ağırdır.

Zulüm ağırdır.

Haksızlık ağırdır.

Ve adalet, yalnızca bize yakın olanlar için değil, herkes için adalet olduğunda anlam kazanır.

Kur’an-ı Kerim’deki şu ilke, bugün de insanlığın önünde durmaktadır:

“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun.” (Mâide, 5/8)

Bu ayet, siyasi hayatımız açısından da son derece güçlü bir ahlaki ölçüdür.

Çünkü gerçek adalet, sevmediğimiz insanlara karşı da adil olabilmektir.

İtibarların iadesi

1990 yılına gelindiğinde Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın naaşları İmralı’dan alınarak İstanbul’da hazırlanan anıt mezara nakledildi ve itibarlarının iadesi yönünde hukukî düzenlemeler gerçekleştirildi.

Bu hadise, yalnızca üç insanın mezarının değiştirilmesi değildi.

Bir bakıma milletin kendi geçmişiyle yüzleşmesiydi.

Yıllarca kapalı kalan bir yaranın üzerine yeniden bakabilme cesaretiydi.

Ve belki de en önemlisi:

Devletin de zaman zaman kendi geçmişindeki yanlışlarla yüzleşebileceğini gösteren bir örnekti.

Devlet büyürken hatasızlaşmaz.

Devlet, hatalarıyla yüzleşebildiği ölçüde olgunlaşır.

Milletler de böyledir.

Geçmişini inkâr eden toplumlar değil, geçmişinden ders çıkaran toplumlar güçlü gelecekler kurar.

Eylülün bize bıraktığı emanet

Bugün 16-17 Eylül’e baktığımızda artık yalnızca darağacını görmemeliyiz.

O darağacının gölgesinden çıkaracağımız dersi görmeliyiz.

Bir daha hiçbir hükümetin darbeyle devrilmemesi…

Bir daha hiçbir siyasetçinin siyasi mücadele nedeniyle ölümle cezalandırılmaması…

Bir daha mahkemelerin siyasi hesaplaşmaların aracı haline gelmemesi…

Bir daha millet iradesinin tankların paletleri altında ezilmemesi…

Ve bir daha Türkiye’nin evlatlarının birbirine düşman edilmemesi…

Asıl mesele budur.

Çünkü Türkiye hepimizin vatanıdır.

Siyasi görüşlerimiz farklı olabilir.

Hayata bakışımız farklı olabilir.

Dünya görüşlerimiz farklı olabilir.

Fakat bayrağımız birdir.

Vatanımız birdir.

Devletimiz birdir.

Ve bizi millet yapan ortak hafızamızdır.

Bugün rüzgâr biraz da o eylül sabahına essin

Eylül rüzgârı bugün İmralı’nın üzerinden geçerken, 65 yıl önce yaşananları yeniden hatırlatsın.

Fatin Rüştü Zorlu’yu…

Hasan Polatkan’ı…

Adnan Menderes’i…

Ve onların ailelerinin, yakınlarının, sevenlerinin yaşadığı büyük acıyı…

Ama bunu bir intikam çağrısı olarak değil, bir daha yaşanmaması gereken bir tarihin ibret levhası olarak hatırlayalım.

Çünkü milletler geçmişlerini unuturlarsa, yalnızca hafızalarını değil, geleceklerini de kaybetme riski taşırlar.

Bizim görevimiz ise geçmişin acısını geleceğin düşmanlığına çevirmek değil;

Acıdan adalet, hatıradan hikmet, geçmişten ibret çıkarmaktır.

Bugün onların ruhlarına yapılabilecek en güzel dua da belki budur:

Allah, milletimize bir daha böyle acılar yaşatmasın.

Devletimizi darbelerden, milletimizi fitneden, toplumumuzu kardeş kavgasından korusun.

Hukuku adaletle, siyaseti ahlakla, iktidarı emanete riayetle buluştursun.

Ve bu aziz milletin evlatlarına, birbirlerinin hukukunu koruyacak kadar güçlü; birbirlerinin acısını anlayacak kadar merhametli olmayı nasip etsin.

Eylülün o karanlık sabahlarından geriye bugün bir ders kalmıştır:

Millet iradesi emanettir.

Adalet emanettir.

Devlet emanettir.

Ve emanet, ancak ehline teslim edildiğinde korunur.

Bırakalım bugün eylül rüzgârı biraz da o acı günlerin hatırasına essin.

İmralı’nın sessizliğinde yankılanan son sözleri hatırlatsın:

“Devletime ve milletime ebedî saadetler dilerim.”

Ve biz de onların ardından aynı duayı edelim:

  • Allah, bu millete bir daha 16-17 Eylül’ler yaşatmasın.
  • Milletimizin iradesini, devletimizin bekasını, vatanımızın birliğini ve adalet duygumuzu daim kılsın. Âmin…
  • Mekanları Cennet-i Firdevs olsun
  • Şehitlerin Ruhuna El Fatiha…

Rahmetle, hürmetle ve ibretle…


[1] ABD Basınında ve Kamuoyunda Yankıları

  • İttifak ve İstikrar Kaygısı: ABD basını darbeyi büyük bir dikkatle takip etti. Ancak ABD için asıl öncelik kimin iktidarda olduğundan ziyade, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin ve NATO/Batı ittifakının zarar görmemesiydi.
  • Stratejik Vurgu: Amerikan gazeteleri, Türkiye’nin çok önemli bir müttefik olduğunu sürekli vurgulayarak yeni yönetimin dış politikada ABD yanlısı çizgiyi korumasını olumlu karşıladı.
  • Gözlemci Tutum: ABD yönetimi ve kamuoyu, sürecin Latin Amerika’daki askeri müdahalelere benzer bir istikrarsızlık yaratmasından çekinse de darbenin liderliğine getirilen Cemal Gürsel ve ekibinin dış politikadaki sadakat mesajlarıyla rahat bir nefes aldı.
Giriş Yap

ASSAM ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!