1. Haberler
  2. ASSAM Kurulları
  3. Stratejik Araştırma Kurulları
  4. İslam Ülkeleri
  5. Türkistan (Orta Asya)
  6. Türkiye
  7. Meis Adası Üzerinden Ege ve Akdeniz’de Karasuları Durum Değerlendirmesi ve Mütekabiliyet Politika Uygulama Esasları

Meis Adası Üzerinden Ege ve Akdeniz’de Karasuları Durum Değerlendirmesi ve Mütekabiliyet Politika Uygulama Esasları

Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

(Stratejik Analiz Raporu)

GİRİŞ VE ÖZET

Bu stratejik analiz; Anadolu anakarasına yalnızca 2,1 kilometre mesafede bulunan Meis (Kastellorizo) Adası ile On iki Ada grubunun tarihsel kopuş süreçlerini, uluslararası hukuk rejimlerini ve bölgedeki güncel askeri-politik gelişmeleri bütüncül bir çerçevede incelemektedir. Çalışma; Atina yönetiminin 1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşmalarıyla teminat altına alınan “gayri askerî statüyü” sistemik biçimde ihlal etmesi karşısında, Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını (Mavi Vatan) ve doğal kıta sahanlığını koruma iradesini jeopolitik bir doktrine dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Yunanistan’ın, arkasına aldığı bölgesel ittifaklar (İsrail-GKRY ekseni) ve uluslararası hukuka aykırı hava/deniz sahası iddiaları (10 millik hava sahası kural dışılığı, FIR suiistimalleri) üzerinden yürüttüğü gerilimi tırmandırma politikası, Türkiye anakarasının birinci derece güvenlik kuşağını hedef alan “müteselsil ve süreğen bir güvenlik tehdidi” niteliğindedir. Bu tehdide karşı rapor; adaların silahsızlandırılmış statüsünün egemenlik devrinin kurucu şartı olduğu ilkesinden hareketle, “Statü ihlal edildikçe egemenlik hakkı da tartışmalıdır” tezini uluslararası hukuka tescil ettirmeyi amaçlar.

Analiz; Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) anakaraya bitişik mikro coğrafi unsurlara “sıfır/yarım etki” tanıyan emsal kararları ışığında, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını pasif korumadan çıkarıp resmi bir Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Deklarasyonu ile hukuki koruma zırhına büründürmesini önermektedir. Sahada ise “Anakara Ortay Hattı Doktrini” temelinde, hattın doğusunda kesintisiz bir A2/AD (Erişimi Engelleme/Bölgeden Men Etme) şemsiyesi kurulmasını, TPAO ruhsat sahalarının genişletilmesini ve Mavi Vatan tatbikatlarıyla “kısıtlamasız angajman” iradesinin somutlaştırılmasını stratejik bir zorunluluk olarak ortaya koyarak, Yunanistan’ın hak – hukuk tanımaz ve kışkırtıcı tutumuna karşı, Türkiye’nin mütekabiliyet esası gereğince tatbik etmesi gereken önerileri sunmaktadır.

  1. TARİHSEL KOPUŞ VE HUKUKİ JEOPOLİTİK EVRİM

1912 Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya tarafından fiilen işgal edilen ve Balkan Savaşları’nın patlamasıyla kontrolü İtalyan yönetimine geçen adalar, Türk diplomasisinin çetin mücadelelerine konu olmuştur. Lozan Konferansı’nda Türk heyeti, Meis Adası’nın Anadolu kara sularının doğal bir uzantısı ve güvenlik kuşağı olduğunu vurgulayarak bir ölçüde direnç göstermişse de, o dönemde Türkiye’nin 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşı sonrası ayağa kalkma çabası içinde olması ve devletin her yönden zayıf olması,  Musul, Boğazlar ve bağımsızlığın önceliklenmesi sebebiyle Antlaşma’nın 15. maddesi uyarınca hukuki statü İtalya’ya bırakılmıştır. Son olarak, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na aktif olarak katılmaması gerekçesiyle yer almadığı 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesiyle söz konusu adalar, gayri askeri (silahsızlandırılmış) statüde kalmak kaydıyla İtalya tarafından Yunanistan’a devir edilmiştir. Meis Adası’nın ve On iki Ada’nın Türkiye egemenliği dışında kalması, tek taraflı bir askeri mağlubiyetten ziyade üç aşamalı diplomatik ve küresel güç dengesi kaymalarının sonucudur:

1.1 Fiili İşgal ve Geçici Devir (1912 Trablusgarp & Uşi): 1912 Trablusgarp Savaşı sürecinde İtalya’nın adaları fiilen işgali ve ardından Balkan Savaşları’nın patlak vermesiyle adalar üzerindeki fiili kontrol İtalyan yönetimine geçmiştir.

1.2. Lozan Dengesinin Kurulması (1923): Lozan Konferansı’nda Türk heyetinin Meis’in Anadolu kara sularının doğal bir parçası ve güvenlik kuşağı olduğu yönündeki cılız diplomatik direncine rağmen; Musul, Boğazlar ve bağımsızlık öncelikleri doğrultusunda antlaşmanın 15. maddesiyle adaların hukuki statüsü İtalya’ya devredilmiştir.

1.3. II. Dünya Savaşı Sonrası Masadaki Yokluk (1947 Paris Antlaşması): Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na aktif katılmaması gerekçe gösterilerek karar alıcı masada yer almadığı 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. maddesi uyarınca, söz konusu adalar “gayri askerî kılınma” (silahsızlandırma) kaydıyla İtalya tarafından Yunanistan’a devredilmiştir.

  1. MEVCUT STRATEJİK TEHDİTLER VE TEZLER

2.1. Kıyıya Yakınlık ve Hakkaniyet İlkesi (Anakara Egemenliği)

Uluslararası Deniz Hukuku’nun temel ilkelerinden biri olan “kara denize hakimdir” ve “hakkaniyet (equity)” prensipleri uyarınca; 10 km² yüzölçümüne sahip mikro bir adanın (Meis), 40.000 km²’den fazla deniz yetki alanına ve yüzlerce kilometrelik anakara kıyı şeridine sahip Türkiye’nin kıta sahanlığını kesmesi uluslararası içtihatlara (UAD [[1]] kararlarına) aykırıdır.

Uluslararası Deniz Hukuku’nun en temel kuralı “kara denizi hakimdir” (land dominates the sea) prensibidir. Bu prensip, bir devletin deniz yetki alanına (kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge) sahip olmasının asıl kaynağının onun anakara kıyı şeridi olduğunu söyler. Deniz hakları, karanın doğal bir uzantısı olarak doğar; dolayısıyla deniz üzerindeki egemenlik yetkisi, arkasındaki karanın coğrafi ağırlığıyla doğrudan orantılıdır.

Anadolu anakarası yüzlerce kilometrelik kesintisiz bir kıyı şeridine ve devasa bir coğrafi ağırlığa sahiptir. Buna karşın Meis (Kastellorizo), anakaradan kopuk, sadece 10 km² yüzölçümüne sahip mikro bir coğrafi unsurdur. Uluslararası Hukukta “hakkaniyet” (equity) ilkesi tam da bu tür dengesizlikleri önlemek için vardır. Hakkaniyet ilkesi; coğrafyanın adil bir şekilde sınırlandırılmasını, bir tarafın orantısız şekilde mağdur edilmemesini ve “coğrafyanın yeniden çizilmemesini” şart koşar.

Türkiye Cumhuriyeti karasularının genişliğini 15.5.1964 tarihli Karasuları kanunu ile 6 deniz mili olarak belirlenmiştir. Kanunda karasularını geniş tutan komşulara karşı aynı genişlik uygulanması esası kabul edilmiştir. 1982 tarihli Uluslararası Deniz Hukuku anlaşmasının 12 mile kadar genişliğe izin vermesi üzerine 1964 yılına ait kanunda değişikliğe gidilmiştir. 1982 yılında çıkarılan 2674 Karasuları kanunu[ ile Karasularının 6 mil olması esası kabul edilmiştir. Bakanlar kuruluna bazı denizlerde hakkaniyet ilkesine uyularak karasuların genişliğini 6 milin üzerine çıkarma yetkisi verilmiştir.

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde karasuları 12 milden fazla olmamak şartıyla devletlerin kendilerinin belirleyebilecekleri kabul edildi.[ Günümüzde devletlerin çoğunluğu karasularının genişliğini 12 mil olarak uygulamaktadır. Anlaşmayı imzalamayan Türkiye, anlaşmanın hükümlerini de kabul etmemektedir. Anlaşmayı imzalayan Yunanistan, anlaşma yürürlüğe girdiğinde karasularını 12 mil olarak uygulayacağını ifade etmektedir.

Lozan antlaşması Türkiye ve Yunanistan için karasularının 3 mil olması esası üzerine şekillenmiştir. Yunanistan 1936 yılında çıkardığı kanun ile karasularını 6 deniz mili olduğunu kabul etmiştir. Dengeleri bozan bu hamle, Atatürk ve Venizelos dostluğu nedeniyle bir soruna dönüşmemişse de statüko Türkiye aleyhine devam etmiştir. 1964 yılında Türkiye, Yunanistan gibi karasularını 6 mil olarak ilan etmiştir.

Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesinin karasuları için, azami olarak 12 mile kadar izin vermesi sonucu Yunanistan bu hakkını kullanmak istemektedir. Türkiye Yunanistan’ın bu isteklerine olumsuz karşılık vermektedir.

Yunanistan’ın karasularını 12 mil olarak uygulaması Türkiye’nin aleyhine bir durum oluşturacaktır. Bugün (6 mil esasına göre) Ege Denizi’nin %40’ı Yunan karasularıdır. 12 mile çıkarılması halinde Ege’nin %70’i Yunan karasuları, %10’dan az kısmı Türkiye karasuları haline gelecektir. Açık denizler %51’den %19’a gerileyecektir. Türk askeri uçakları Ege üzerinde serbestçe uçamayacak, tatbikat yapamayacak, balıkçılar avlanamayacak, deniz ulaşımında sorunlar oluşacaktır.

Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) geçmişteki emsal kararları (örneğin 1969 Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı, 1982 Tunus-Libya, 1984 Kanada-ABD Körfezi ve 2009 Karadeniz/Romanya-Ukrayna davaları) bu konuda çok net bir içtihat oluşturmuştur:

  • Orantısızlık Etkisi: Ana karaya çok yakın olan ancak karşı tarafa ait küçük adaların veya adacıkların, devasa anakaraların deniz yetki alanını kapatmasına ya da “kesmesine” izin verilemez.
  • Kısıtlı Etki (Enclave/Kuşatma) Yöntemi: UAD içtihatlarına göre, bu tür mikro adalar deniz sınırlandırmasında tam etki (full effect) alamaz. Ya sadece kendi karasuları kadar (3 veya 6 mil) dar bir alana sıkıştırılır (kuşatılır) ya da kıta sahanlığı hesaplamasında hiç yokmuş gibi “sıfır etki” veya “yarım etki”ye tabi tutulur.

Sonuç olarak; Yunanistan’ın Meis Adası’na tam kıta sahanlığı vererek kendisinden 4.000 kat büyük olan Anadolu anakarasının Akdeniz’e çıkışını engellemeye ve 40.000 km²’lik bir deniz alanını kapatmaya çalışması, uluslararası yargı organlarının (UAD) onlarca yıllık yerleşik içtihatlarına, hakkaniyet ilkelerine ve deniz hukukunun ruhuna açıkça aykırıdır.

2.2. Gayri askeri Statünün İhlali ve Antlaşmalar Hukuku

1947 Paris Antlaşması’nın 14. Maddesi açıkça silahsızlandırma şartı koşmaktadır. Yunanistan’ın Meis ve Oniki Ada üzerinde kurduğu askeri tahkimat, cephanelikler ve karakol hatları Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde devir şartının ihlali anlamına gelmektedir. Statü ihlali, adaların egemenlik devri gerekçesini hukuken tartışmalı hale getirmektedir.

Bu madde, Yunanistan’ın On iki Ada ve Meis üzerindeki egemenlik hakkının şartsız ve mutlak olmadığını, doğrudan “gayri askerî kılınma” (demilitarization) şartına bağlı olduğunu vurgular.

  • Devir Şartı ve Mülkiyet Bağı: 1947 Paris Barış Antlaşması’nın 14. Maddesi, On iki Ada ve Meis’in Yunanistan’a devredilmesini tek bir temel şarta bağlamıştır: Adalar silahsızlandırılacak ve gayri askerî statüde kalacaktır. Buradaki “silahsızlandırma” sadece ağır silahları değil; askeri birlik konuşlandırılmasını, tahkimat yapılmasını, mühimmat depoları kurulmasını ve askeri uçuş/deniz üslerinin işletilmesini de kapsar.
  • Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi (VAHS- Madde 60): Uluslararası antlaşmalar hukukunun ana omurgasını oluşturan Viyana Sözleşmesi’nin 60. maddesine göre; bir antlaşmanın esaslı bir hükmünün (essential provision) ihlali, diğer taraflara veya etkilenen üçüncü taraflara antlaşmayı askıya alma veya sonlandırma hakkı verir.

2.3. Yunanistan’ın Durumu Daha Da Lehine (Türkiye’nin Aleyhine) Çevirme Girişimine İlişkin Emareler

  • Egemenliğin Tartışmalı Hale Gelmesi: Yunanistan’ın Meis ve On iki Ada’ya nizami askeri birlikler, ağır silahlar ve füzeler yerleştirmesi, devir antlaşmasının esaslı şartını ihlal etmektedir. Hukuki zincir şudur: Eğer devir şartı (gayri askerî statü) ihlal ediliyorsa, devrin kendisi (mülkiyet/egemenlik hakkı) hukuken sakatlanır ve tartışmaya açılır. Türkiye bu gerekçeyle Yunanistan’ın adalar üzerindeki egemenlik iddiasının meşruiyetini yitirdiğini savunmaktadır.

Yunan makamlarının son zamanlardaki kışkırtıcı ve küstahça beyanları

  • Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, Türkiye kıyılarına yaklaşık 2 kilometre mesafede bulunan Meis Adasına geldi. Yunanistan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Tassos Hadjivassiliou (Miçotakis’in Meis ziyaretini yorumlarken) verdiği demeçte:
  • “Meis uzakta değildir, Yunanistan’ın kalbidir. Başbakan oraya istediği zaman gidebilir. Türkiye Yunanistan’ın ne kadar güçlü olduğunu çok iyi biliyor. Türkiye ile ‘sakin sular’ siyaseti sayesinde ordumuzu güçlendirmek için alan ve zaman kazandık.” şeklinde konuşmuştur.
  • Yunanistan Dışişleri Bakanı Gerapetritis de; “Türkiye ile Lahey’e gidebilmemiz için anlaşmazlığa dair ortak bir anlaşmaya ihtiyacımız var, ancak mevcut şartlara bakıldığında bu şu an mümkün değil. Zirâ bu konuda Ankara ile Atina arasında temel farklılıklar var. Aramızdaki tek anlaşmazlık kıta sahanlığı ve MEB meselesi; Yunan egemenliğine dair meseleleri tartışmaya açmayacağız. Türkiye, uluslararası sürece Yunan egemenliğine dair keyfi ve temelsiz iddiaları da dahil etmek istiyor.” tarzında beyanlarda bulunmuştur.
  • Yunan iktidar partisi ND Milletvekili ve Dış Politika Uzmanı Angelos Syrigos da: “Girit güneyinde Yunan karasularının 12 mile çıkarılacağına dair işaretler var. Türkiye’nin casus belli kararı sadece Ege’yi kapsıyor, ayrıca zaten yasadışı. Yunanistan, Kıbrıs (GKRY) ve İsrail ittifakının bizim için yararlı olduğuna şüphe yok.” şeklinde demeç vermiştir.
  • Yunanistan’dan “hava sahası ve FIR ihlali” suçlaması.

“Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye’yi Yunan hava sahasını 10 kez, Atina uçuş bilgi bölgesini (FIR) ise yine 10 kez “ihlal” etmekle suçladı. Buna göre dördü silahlı olmak üzere altı F-16 savaş uçağı ve üç İHA, Adalar (Ege) Denizi’nde “ihlalde” bulundu. Atina, Yunan hava sahasının 10 mil olduğunu iddia ederek ihlal olmayan durumlarda da uluslararası hava sahasında seyreden Türk uçaklarını ihlalle suçluyor.”

Yunan ve dünya medyasından alıntı yapılan bu beyanlar ve iddialar, Atina yönetiminin Türkiye’ye yönelik yürüttüğü stratejinin tesadüfi söylemlerden ibaret olmadığını; diplomatik oyalama, kışkırtma ve fiili durum tescili (de facto) ayaklarına dayanan bütüncül bir jeopolitik kurgu olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Söz konusu gelişmeler üzerinden yapılan 4 temel stratejik çıkarım şöyledir:

        1. “Sakin Sular” Söylemi Bir Diplomatik Maskeleme ve Zaman Kazanma Stratejisidir

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Hadjivassiliou’nun “Sakin sular siyaseti sayesinde ordumuzu güçlendirmek için alan ve zaman kazandık” itirafı son derece kritik bir kırılma noktasıdır. Yani, Atina için Türkiye ile yürütülen yumuşama veya “sakin sular” diyalogları, barışçıl bir çözüm arayışından ziyade; ordunun modernize edilmesi, İsrail/GKRY ile ittifakların tahkim edilmesi ve savunma sanayi altyapısının güçlendirilmesi için kullanılan bir taktik zaman kazanma (stratejik oyalama) mekanizmasından ibarettir.

         2. Uluslararası Yargı (Lahey) kararlaştırılmış bir kaçış alanı ve Suistimal

Dışişleri Bakanı Gerapetritis’in “Aramızdaki tek anlaşmazlık kıta sahanlığı ve MEB meselesi; Yunan egemenliğine dair meseleleri tartışmaya açmayacağız” beyanı, Yunanistan’ın masadaki stratejik tıkanıklığını özetlemektedir. Yani; Yunanistan, Türkiye’nin uluslararası hukuka dayanan haklı taleplerini (Adaların gayri askerî statüsünün ihlali, Ege’deki gri bölgeler/karasalımı yapılmamış ada-adacıklar ve hava sahası uyuşmazlıkları) karartmak istemektedir. Yalnızca kendi işine gelen “kıta sahanlığı” konusunu Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) götürmek isteyip, egemenlik ihlallerini “tartışmasız” sayması; uluslararası yargıyı kendi tezlerini meşrulaştırma aracı olarak suiistimal ettiğini göstermektedir.

        3. Bölgesel İttifaklar Üzerinden “Casus Belli”yi Sınama ve Kademeli Genişleme İradesi

Angelos Syrigos’un Girit’in güneyinde karasularını 12 mile çıkarma sinyali vermesi ve Türkiye’nin Casus Belli (Savaş Sebebi) kararını “sadece Ege’yi kapsıyor” diyerek itibarsızlaştırmaya çalışması, İsrail-GKRY-Yunanistan eksenine duyulan özgüvenin sonucudur. Yani, Atina, İsrail ve GKRY ile kurduğu üçlü bloklaşmayı arkasına alarak Türkiye’nin stratejik kırmızı çizgilerini aşamalı olarak esnetmeyi hedeflemektedir. Ege’de atamadığı 12 mil adımını Girit ve Doğu Akdeniz üzerinden atarak Türkiye’yi fiili durumlarla karşı karşıya bırakma ve Türkiye’nin tepkisini kademeli olarak ölçme (ölçülü kışkırtma) gayretindedir.

        4. Hava Sahası ve FIR Hukuksuzluğu Üzerinden Kriz İhdas Etme Gayreti

Atina’nın 6 millik karasularına rağmen dünyada eşi benzeri olmayan 10 millik hava sahası iddiası ve 1944 Chicago Sözleşmesi’ne aykırı olarak askeri uçaklardan FIR uçuş planı talep etmesi hukuki dayanaktan yoksundur. Yani; Yunanistan Genelkurmay Başkanlığı’nın rutin Türk F-16 ve İHA/SİHA uçuşlarını “10 kez ihlal” şeklinde uluslararası basına servis etmesi; uluslararası toplum nezdinde Türkiye’yi “saldırgan/revizyonist”, kendisini ise “mağdur” gösterme amacına dönük sistematik bir algı operasyonudur (dezonformasyon).

2.3.3. Kışkırtma davranışlarının ortaya koyduğu çıkarım:

Uluslararası sivil havacılığın temelini oluşturan 1944 Chicago Sözleşmesi hükümleri uyarınca; devlet/askeri hava araçları, uluslararası hava sahasında seyrettikleri ve herhangi bir ülkenin egemen hava sahasına girmedikleri sürece uçuş planı verme zorunluluğuna tabi değildir. Yunanistan’ın bu açık uluslararası hukuk kuralını hiçe sayarak, uluslararası hava sahasındaki Türk askeri uçuşlarını gayrimeşru bir biçimde “FIR İhlali” olarak servis etmesi ve saldırgan söylemlerini tırmandırması, bölgesel konjonktürden bağımsız bir tutum değildir.

Atina yönetiminin bu hukuka aykırı kışkırtıcı adımları; Yunanistan-İsrail-GKRY arasında kurulan üçlü savunma ve güvenlik bloklaşmasının doğrudan bir sonucudur. Gazze’deki soykırım politikalarına karşı en kararlı duruşu sergileyen ve yeni Suriye Arap Cumhuriyeti’nin kurumsallaşma ile istikrar kazanma sürecine kritik destek sunan Türkiye’ye karşı bu üçlü eksen, koordineli bir çevreleme ve provoke etme stratejisi yürütmektedir.

Söz konusu aktörler; Ege ve Doğu Akdeniz’de suni krizler ihdas ederek ve hava sahası iddiaları üzerinden gerilim çakarak Ankara’yı bölgesel denklemde baskılamayı, muhtemel bir çatışma dinamiği üzerinden kendilerine haksız jeopolitik avantajlar devşirmeyi hedeflemektedir.

Özetle; Yunan makamlarının Meis Ziyareti, “Sakin Sular” itirafları ve FIR ihlali iddiaları; Yunanistan’ın Türkiye ile samimi bir komşuluk veya hukuk zemininde buluşma niyeti olmadığını, aksine zamana yayılarak askeri kapasite artırma, Doğu Akdeniz’de tek taraflı fiili durumlar (de facto) yaratma ve Türkiye’yi diplomatik şantajla baskılama stratejisini uyguladığını kanıtlamaktadır.

Bu tutuma karşı Türkiye’nin yanıtı; diyalog masasını reddetmemekle birlikte, Anakara Ortay Hattı Doktrini ve Kısıtlamasız Mütekabiliyet/Angajman Esası ile sahada tavizsiz biçimde durmak olmalıdır.

2.4. Yunanistan’ın Kışkırtıcı Tutumuna Karşı: “Ege ve Doğu Akdeniz Ortay Hattı Doktrini”

Türkiye’nin Mavi Vatan vizyonunun hukuki ve coğrafi zeminini oluşturan “Anakara Ortay Hattı Doktrini”, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında temel parametre olarak benimsenmelidir. Bu doktrin uyarınca; Ege’nin ortasından geçen meridyen hattının doğusunda kalan adaların, Türkiye anakarasının güvenliğini doğrudan tehdit edecek şekilde silahlandırılması ve bu adaların tam etki alarak fiili (de facto) deniz yetki alanları yaratması kabul edilemez. Söz konusu yaklaşım, hem uluslararası deniz hukukunun hakkaniyet ilkelerine dayanan hem de Türkiye’nin hayati güvenlik menfaatlerini koruyan stratejik bir sınırlandırma çerçevesidir. Bu doktrin, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki Mavi Vatan stratejisinin temelini oluşturan coğrafi ve güvenlik odaklı bir sınırlandırma parametresidir.

2.4.1 Anakara Ortay Hattı (Median Line):

İki devlet arasındaki deniz sınırlandırmasında, her iki ülkenin esas anakara kıyıları baz alınarak tam ortadan çizilen sanal çizgidir. Bu doktrine göre;  Ege’deki deniz yetki alanları hesaplanırken Yunanistan anakarası ile Türkiye anakarası arasındaki orta hat esas alınmalıdır.

2.4.2 Adaların “Sıfır / Kısıtlı Etki” Esası:

Yunanistan’ın tezi, Ege ve Akdeniz’deki her bir adanın (küçüklüğüne ve konuma bakılmaksızın) anakaralar gibi tam kıta sahanlığı ve MEB [[2]] oluşturduğu yönündedir. Türkiye’nin Ortay Hat Doktrini ise bunu reddeder. Anakaraya uzak, rakip anakaranın kıyısına bitişik adalar (örneğin Akdeniz’de Meis veya Ege’nin doğusundaki Anadolu’ya yakın adalar), ortay hattın doğusunda (Türkiye tarafında) kalsa dahi anakaranın deniz yetki alanını kesemez; en fazla kendi karasuları kadar etki alabilir. Meis adası, Yunanistan ana karasına 560, Anadolu’ya ise 2,1 km.dir. İdari olarak On İki Ada grubuna dahildir.

2.4.3 Çifte Güvenlik Tehdidi:

Ortay hattın doğusunda kalan adaların Yunanistan tarafından hem tam yetki alanıyla Türkiye’nin deniz bağını kesmeye çalışması (ekonomik tehdit) hem de silahsızlandırma antlaşmalarına aykırı şekilde silahlandırılması (askeri tehdit) kabul edilemez bir “ikili kuşatma” meydana getirir ki, dünyada böyle bir zafiyeti hiçbir ülke kabul etmez.

Kısacası Türkiye, “Ege’nin tam ortasından kuzey – güney uzanımı hattında çekilecek sanal çizginin doğusu Anadolu anakarasının güvenlik ve yetki alanıdır; buradaki adaların ne askeri tehdit oluşturmasına ne de anakaranın deniz alanını gasp etmesine izin verilemez” tezini işlemelidir.

  1. MÜTEKABİLİYET ESASINA GÖRE POLİTİKA ÖNERİLERİ ve STRATEJİK DEĞERLENDİRME

3.1. Hukuki Müktesebatın ve Diplomasi Mimarisinin Güncellenmesi:

1947 Paris Antlaşması’na taraf olunmaması bir engel olarak görülmeyip, antlaşmanın getirdiği “gayri askerî” statünün ihlali BM ve uluslararası platformlarda “Müteselsil Güvenlik Tehdidi” başlığıyla sürekli gündemde tutulmalıdır. Türkiye’nin 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmaması, adaların gayri askerî statüsünün ihlaline itiraz etmesine engel değildir. Uluslararası antlaşmalar hukukunda bölgesel güvenliği ilgilendiren bu tür “objektif statüler” herkese karşı (erga omnes) ileri sürülebilir. Yunanistan’ın adaları silahlandırması doğrudan Türkiye anakarasını hedef alan “Müteselsil Güvenlik Tehdidi” olarak tanımlanmalı; bu ihlalin devir şartını sakatladığı ve egemenlik hakkını tartışmalı hale getirdiği BM ve uluslararası platformlarda kesintisiz gündemde tutulmalıdır.

3.1.1 “Res Inter Alios Acta” İlkesinin Aşılması ve Taraf Sıfatı:

Türkiye’nin 1947 Paris Barış Antlaşması’na taraf olmaması, antlaşmanın getirdiği gayri askerî statünün ihlallerine karşı hukuki itiraz hakkını kısıtlamaz. Antlaşmalar Hukuku uyarınca, dördüncü taraflar lehine veya bölgesel güvenlik adına ihdas edilen “objektif statüler” (objektif hukuki rejimler) herkese karşı ileri sürülebilir (erga omnes). Türkiye’nin 1947 Paris Barış Antlaşması’na imza koymamış olması, Yunanistan’ın silahsızlandırma yükümlülüklerini ihlal etmesine karşı hukuki ve stratejik itiraz hakkını kısıtlamaz. Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi ve uluslararası örf-adet hukuku uyarınca; üçüncü taraflar lehine güvenlik teminatı oluşturan “objektif statüler” (erga omnes), antlaşmanın tarafı olmayan devletlere de ihlalleri ileri sürme ve hukuki yaptırım talep etme yetkisi verir.

3.1.2. Müteselsil Güvenlik Tehdidi ve İlliyet Bağı:

Yunanistan’ın Meis ve Oniki Ada’daki silahsızlandırma yükümlülüklerini ihlal etmesi; doğrudan Türkiye anakarasının güvenliğini hedef alan “müteselsil ve süreğen bir güvenlik tehdidi” olarak BM Güvenlik Konseyi ve NATO platformlarında tescil ettirilmelidir. Yunanistan’ın Meis ve On iki Ada’daki gayri askerî statüyü sistemik biçimde ihlal etmesi, doğrudan Türkiye anakarasının güvenliğini hedef alan “müteselsil ve süreğen bir güvenlik tehdidi” olarak nitelendirilmelidir. Bu ihlaller, uluslararası antlaşmalarla kurulan objektif rejimi sakatladığı gerekçesiyle, başta BM Güvenlik Konseyi ve NATO olmak üzere tüm uluslararası platformlarda resmi olarak tescil ettirilmeli ve gündemde tutulmalıdır.

3.1.3. Egemenliğin Şartlılığı Tezi:

Yunanistan’a verilen ültimatom ve diplomatik notalarda; gayri askerî statünün ihlalinin, egemenlik devrinin hukuki zeminini ve meşruiyetini ortadan kaldırdığı ilkesi tavizsiz bir şekilde işlenmeli, “Statü yoksa, egemenlik hakkı da tartışmalıdır” ilkesi uluslararası ajandaya sokulmalıdır. Yunanistan’a iletilecek diplomatik notalarda ve uluslararası muhtıralarda; adaların gayri askerî statüsünün ihlal edilmesinin, bu adalar üzerindeki egemenlik devrinin hukuki zeminini ve meşruiyetini doğrudan ortadan kaldırdığı ilkesi tavizsiz biçimde vurgulanmalıdır. Uluslararası Antlaşmalar Hukuku’nun “şartlı devir” esaslarına dayanarak “Statü ihlal edildikçe egemenlik hakkı da tartışmalıdır” doktrini, BM ve müttefik platformların ajandasına resmi bir uluslararası hukuk tez olarak girmelidir.

3.2 Kıta Sahanlığı, MEB Deklarasyonu ve Doktrinel Tahkimat Hamleleri

3.2.1. Hakkaniyet ve “Enclave” (Kuşatılmış Alan) Uygulaması:

Meis gibi anakaraya uzak ve rakip anakaranın kıyısına bitişik mikro coğrafi unsurların karasuları ötesinde kıta sahanlığı ve MEB oluşturamayacağı ilkesi, Doğu Akdeniz Sınırlandırma Anlaşmaları (Libya, Mısır veya Filistin/KKTC koordinasyonları) ile pratikte tescil edilmelidir. Meis gibi kıyı anakarasına bitişik ve karşı anakaraya belirgin şekilde uzak konumda yer alan mikro coğrafi unsurların, karasuları ötesinde kıta sahanlığı veya Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) oluşturamayacağı ilkesi; uluslararası yargı içtihatlarının (UAD emsal kararları) sunduğu meşruiyet temelinde hareketle tahkim edilmelidir. Bu hukuki prensip; Libya, KKTC ve gelecekte Mısır/Filistin ile akdedilecek veya güncellenecek Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşmaları vasıtasıyla sahada ve masada fiilen tescil edilmeye devam edilmelidir.

3.2.2 Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Resmi İlanı:

Doğu Akdeniz’deki Türk kıta sahanlığının dış sınırları, BM nezdinde resmi MEB deklarasyonu ile birleştirilerek hukuki koruma zırhına büründürülmelidir. Kıta sahanlığı haklarımızı resmi bir MEB Deklarasyonu ile birleştirmek; Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını pasif korumadan, uluslararası hukukça tanınan aktif ve ihlal edilemez bir egemenlik zırhına geçirmesi anlamına gelmektedir.

3.2.3 Ruhsatlandırma ve Sahada Fiili Varlık:

Uluslararası yargı kararlarındaki (UAD içtihatları) “yarım etki” veya “sıfır etki” prensipleri doğrultusunda, Meis’in güneyinde ve doğusunda kalan parsellerde TPAO (Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı) nezdinde sismik/sondaj ruhsat sahaları genişletilmeli; hukuki tezler sahadaki fiili arama faaliyetleriyle tahkim edilmelidir. Uluslararası yargı mercilerinin, özellikle Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) emsal kararlarında benimsediği “küçültülmüş/kısıtlı etki” (half-effect) ve “hiç etki/sıfır etki” (no-effect) ilkeleri doğrultusunda; Anadolu anakarasına bitişik konumdaki Meis gibi mikro ada unsurlarının kıta sahanlığı veya Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) oluşturamayacağı tezi, sahadaki fiili adımlarla perçinlenmelidir.

Bu hukuki zemini operasyonel güce dönüştürmek adına; Meis Adası’nın doğusunda ve güneyinde yer alan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğal kıta sahanlığı sınırları içerisinde kalan deniz parsellerinde Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) adına tanımlanan sismik arama ve sondaj ruhsat sahaları derhal genişletilmelidir. Uluslararası hukukta kabul gören “fiili kullanım ve devlet yetkisinin icrası” (effectivités) prensibi gereğince; masada savunulan hukuki ve coğrafi tezler, sismik araştırma ve sondaj gemilerimizin bölgedeki kararlı operasyonlarıyla sahada somutlaştırılarak tahkim edilmelidir.

3.3 “Mavi Vatan” Caydırıcılığının Sahada Doktrinleştirilmesi

Ege Denizi ortay hattının doğusunda kalan adalar çevresinde TSK devriye ve tatbikat sıklığı artırılarak, anakaranın güvenlik şeridi fiili olarak korunmalıdır. “Anakara Ortay Hattı”nın doğusunda kalan adalar ve deniz sahaları ile Doğu Akdeniz’de KKTC çevresindeki saha; Türkiye anakarasının birinci derece güvenlik kuşağını oluşturmaktadır. Bu stratejik koridorun fiilen korunması ve rakip unsurlarca gayrimeşru yetki alanlarına dönüştürülmesinin engellenmesi adına; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bölgedeki varlığı kesintisiz bir askeri caydırıcılığa dönüştürülmelidir.

Bu doğrultuda; gayri askerî statüsü ihlal edilen adalar çevresi ile Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığımız sınırları içerisinde Deniz ve Hava Kuvvetlerimizin devriye, keşif-gözetleme ve seyir serbestisi operasyonları sıklaştırılmalıdır. Yıldızlı ve fiili Seyir Duyuruları (NAVTEX) ile ilan edilen “Mavi Vatan” tatbikatlarının frekansı ve kapsamı artırılarak, anakaranın güvenlik şeridi sahada kesintisiz bir askeri caydırıcılık zırhı ile fiilen ve tavizsiz şekilde muhafaza edilmelidir.

3.3.2 Anakara Ortay Hattı Güvenlik Koridoru:

Anakara kıyı şeridinin coğrafi üstünlüğüne dayanan “Anakara Ortay Hattı Doktrini” uyarınca; Ege Denizi’nde belirlenen ortay hattın doğusunda kalan tüm deniz ve Doğu Akdeniz’deki hava sahası, Türkiye anakarasının hayati güvenlik kuşağı olarak ilan edilmelidir.

Söz konusu stratejik deniz ve hava sahası, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) “Kesintisiz Access/Erişim ve Erken Önleme Alanı” olarak doktrinleştirilmelidir. Yunanistan’ın uluslararası antlaşmaları ihlal ederek adalar üzerinde kurduğu askeri tahkimatlara ve gayrimeşru hava/deniz sahası iddialarına karşı; bu hattın doğusunda gerçekleşecek her türlü izinsiz askeri hareketlilik, Türkiye’nin egemenlik ve güvenlik haklarına doğrudan bir tehdit kabul edilmeli, TSK unsurlarının anında, orantılı ve kesintisiz önleme yapacağı operasyonel bir angajman sahası olarak tescil edilmelidir.

3.3.2 A2/AD (Erişimi Engelleme/Bölgeden Men Etme) Kabiliyeti [[3]]:

Ağır silahlarla donatılan adaların Türkiye anakarasına oluşturduğu tehdide karşı; karada konuşlu anti-gemi füze sistemleri (ATMACA vb.), hava savunma katmanları ve İHA/SİHA filoları ile hattın doğusu tam kapsamlı bir A2/AD şemsiyesi altına alınmalıdır.

Yunanistan tarafından uluslararası antlaşmalara aykırı biçimde ağır silahlar, füze bataryaları ve nizami unsurlarla donatılan adaların Türkiye anakarasına yönelik oluşturduğu doğrudan askeri tehdide karşı; Anakara Ortay Hattı’nın doğusu bütüncül bir A2/AD (Anti-Access / Area Denial – Erişimi Engelleme / Bölgeden Men Etme) şemsiyesi altına alınmalıdır.

A2/AD stratejisi, rakip unsurların belirlenen stratejik hava, kara ve deniz sahasına girmesini engellemeyi ya da o sahaya girmeyi başarsa dahi operasyon yürütmesini imkânsız kılarak hareket serbestisini felç etmeyi hedefleyen iki katmanlı bir entegre savunma doktrinidir.

3.3.3 Deniz ve Hava Tatbikatlarına Odaklanılması:

Ege’nin doğusundaki adaların çevresinde fiili Seyir Duyuruları (NAVTEX) ve Mavi Vatan tatbikat sıklığı artırılmalı; “Adaların gayri askerî statüsünün ihlali durumunda angajman kurallarının kısıtlamasız işletileceği” mesajı sahada gösterilmelidir.

Ege Denizi’nin doğusunda yer alan ve uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırılmış statüsü teminat altına alınan adaların Yunanistan tarafından gayri askerî statüsünün ihlal edilmesi, Türkiye açısından doğrudan bir angajman gerekçesi olarak konumlandırılmalıdır.

  • Sürekli ve Kapsamlı NAVTEX İlanları: Türkiye’nin egemenlik ve yetki sahaları ile Anakara Ortay Hattı’nın doğusunda kalan alanlarda, Türk Deniz Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Komutanlığı eliyle kesintisiz ve fiili Seyir Duyuruları (NAVTEX) yayımlanmalı; rakip devletlerin de facto alan yaratma girişimleri hukuken ve fiilen kadük bırakılmalıdır.
  • Mavi Vatan Tatbikatlarının Yoğunlaştırılması: Bölgedeki TSK tatbikatlarının (Mavi Vatan, Deniz Kurdu vb.) sıklığı, ölçeği ve icra sahaları adalar çevresini kapsayacak şekilde genişletilmeli; stratejik adaların çevresinde fiili keşif, gözetleme, deniz kontrolü ve hava engelleme harekatları rutin hale getirilmelidir.
  • Kısıtlamasız Angajman Doktrini: Uluslararası kamuoyuna ve muhataplara sahada açıkça şu mesaj verilmelidir: “Gayri askeri statüde bulunan adaların silahlandırılması ve bu adalar üzerinden Türkiye anakarasına yönelik bir tehdit oluşturulması halinde, TSK’nın angajman kuralları herhangi bir diplomatik kısıtlamaya tabi olmaksızın, anında ve orantılı biçimde işletilecektir.”

3.4 Kıta Sahanlığı ve MEB İlanı:

Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) arasında Kasım 2019’da imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası, Doğu Akdeniz’deki deniz tabanı ve canlı kaynakları üzerindeki egemenlik haklarını hukuki güvenceye kavuşturmuştur. Bu anlaşma; Meis gibi anakaraya uzak ve mikro coğrafi unsurların karasuları ötesinde kıta sahanlığı veya MEB oluşturamayacağı yönündeki uluslararası hukuk ilkelerini sahada fiilen tescil etmiştir. Benzer hukuki ve coğrafi parametreler temelinde Mısır ile de bir deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşması akdedilmesi yönündeki diplomatik girişimler kararlılıkla sürdürülmelidir.

SONUÇ:

Meis ve Oniki Ada meselesi; yalnızca geçmişin diplomasi masalarında şekillenmiş tarihsel bir kayıp veya pasif bir sınır uyuşmazlığı değildir. Aksine bu ada grubu, Yunanistan’ın silahsızlandırma taahhütlerini ihlal ederek yürüttüğü askeri tahkimatlar neticesinde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki güvenlik mimarisini doğrudan hedef alan canlı ve aktif bir tehdit sahasına dönüşmüştür.

Uluslararası antlaşmalar hukuku ve mütekabiliyet (karşılıklılık) prensibi gereğince, Yunanistan’ın adaları antlaşmalara aykırı olarak silahlandırması ve gayri askerî statüyü ihlal etmesi, adaların devir şartını sakatlamakta ve Türkiye’ye hukuki misilleme ile egemenlik statülerini tartışmaya açma hakkı vermektedir. Türkiye, Atina’nın tırmandırdığı her kışkırtıcı adıma ve de facto yetki alanı yaratma girişimine sahada ve masada birebir, orantılı ve eş zamanlı mütekabil adımlarla yanıt vermekle mükelleftir.

Anadolu anakarasının Doğu Akdeniz’e açılan güvenlik pencerelerini korumak, Mavi Vatan’ın mülkiyet ve egemenlik bütünlüğünü muhafaza etmek, ancak tarihi ve coğrafi hakikatlere dayanan sarsılmaz tezlerin mütekabiliyet esasıyla tavizsiz biçimde sahada uygulanmasıyla mümkündür.

Kaynakça

Uluslararası Mahkeme Kararları (Adalet Divanı ve Hakem Kararları)

  • Arbitration Regarding the Delimitation of the Continental Shelf Between the United Kingdom and France. (1977-1978). Reports of International Arbitral Awards, XVIII, 3-130.
  • International Court of Justice. (1969). North Sea Continental Shelf Cases (Federal Republic of Germany/Denmark; Federal Republic of Germany/Netherlands) (Judgment of 20 February 1969, I.C.J. Reports 1969, p. 3).
  • International Court of Justice. (1982). Case Concerning the Continental Shelf (Tunisia/Libyan Arab Jamahiriya) (Judgment of 24 February 1982, I.C.J. Reports 1982, p. 18).
  • International Court of Justice. (1985). Case Concerning the Continental Shelf (Libyan Arab Jamahiriya/Malta) (Judgment of 3 June 1985, I.C.J. Reports 1985, p. 13).
  • International Court of Justice. (2009). Maritime Delimitation in the Black Sea (Romania v. Ukraine) (Judgment of 3 February 2009, I.C.J. Reports 2009, p. 61).

Uluslararası Antlaşmalar ve Sözleşmeler

  • Convention on International Civil Aviation (Chicago Convention). (1944, December 7). 15 U.N.T.S. 295.
  • Lausanne Peace Treaty (Treaty of Peace with Turkey). (1923, July 24). League of Nations Treaty Series, 28, 11.
  • Montreux Convention Regarding the Regime of the Straits. (1936, July 20). League of Nations Treaty Series, 173, 213.
  • Treaty of Peace with Italy (Paris Peace Treaty). (1947, February 10). 49 U.N.T.S. 3.
  • Vienna Convention on the Law of Treaties. (1969, May 23). 1155 U.N.T.S. 331.

Resmî Belgeler, BM Mektupları ve İkili Anlaşmalar

  • Birleşmiş Milletler Genel Kurulu. (2020, 18 Mart). Letter dated 18 March 2020 from the Permanent Representative of Turkey to the United Nations addressed to the Secretary-General (A/74/757). United Nations.
  • Birleşmiş Milletler Genel Kurulu. (2021, 30 Eylül). Letter dated 30 September 2021 from the Permanent Representative of Turkey to the United Nations addressed to the Secretary-General (A/76/379). United Nations.
  • Türkiye Cumhuriyeti & Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti. (2011, 21 Eylül). Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşması. Resmî Gazete (Sayı: 28069).
  • Türkiye Cumhuriyeti & Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti. (2019, 27 Kasım). Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası. Resmî Gazete (Sayı: 30971).

Kurumsal ve Askeri Yayınlar

  • Milli Savunma Üniversitesi Deniz Harp Enstitüsü. (2022). Doğu Akdeniz’de A2/AD stratejileri ve deniz yetki alanları güvenlik analizi. MSÜ Basımevi.
  • Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığı. (2023). Ege Denizi ve Doğu Akdeniz NAVTEX uygulamaları ve deniz emniyeti raporu. TSK Deniz Kuvvetleri Komutanlığı.
  • Stratejik Araştırmalar Merkezi. (2021). Ege’de gayriaskeri statüdeki adalar ve uluslararası hukuk hukuki değerlendirme raporu. T.C. Dışişleri Bakanlığı.

 

[[1]] UAD, Uluslararası Adalet Divanı’nın (İngilizce: International Court of Justice – ICJ) kısa adıdır. Birleşmiş Milletler ’in (BM) en temel yargı organıdır ve Hollanda’nın Lahey (The Hague) kentinde bulunur. UAD, uluslararası hukukta devletlerin deniz yetki alanları ve egemenlik sınırları hususundaki en yüksek yargı merciidir.

Deniz hukuku ve sınır anlaşmazlıkları bağlamında UAD’nin temel özellikleri ve işlevi şunlardır:

  • Devletler Arası Yargı: UAD, bireyleri veya şirketleri değil, yalnızca devletler arasındaki hukuki uyuşmazlıkları yargılar.
  • Deniz Sınırlandırma İçtihatları: Ülkeler arasındaki kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve karasuları sınır uyuşmazlıklarında bağlayıcı kararlar verir.
  • Emsal Karar Makamı: Bir adanın kıta sahanlığı oluşturup oluşturmayacağı veya anakaraların karşısındaki konumu değerlendirilirken UAD’nin daha önce verdiği içtihatlar (örneğin Romanya-Ukrayna Karadeniz davası) uluslararası hukukta ana referans kabul edilir.

[[2]] Deniz hukukunda MEB, kıyı devletlerine deniz tabanı, su sütunu ve üzerindeki kaynaklar üzerinde özel ekonomik haklar veren Münhasır Ekonomik Bölge anlamına gelir.

[[3]] A2/AD (Anti-Access / Area Denial – Erişimi Engelleme / Bölgeden Men Etme), düşman güçlerinin belirli bir hava, kara veya deniz sahasına girmesini engellemek ya da o sahada serbestçe hareket etmesini imkânsız kılmak amacıyla kurulan entegre askeri savunma stratejisidir.

İki ana unsurdan oluşur:

  • Anti-Access (A2- Erişimi Engelleme): Düşman birliklerinin harekât alanına girmesini engelleme çabasıdır. (Örn: Uzağa konuşlu uzun menzilli gemisavar füzeleri, seyir füzeleri veya balistik füzelerle düşmanı uzakta tutmak.)
  • Area Denial (AD- Bölgeden Men Etme): Harekât alanına girmeyi başarmış düşmanın orada operasyon yapmasını, kalmasını ve ilerlemesini zorlaştırma/engelleme çabasıdır. (Örn: Katmanlı hava savunma sistemleri [S-400, Siper], deniz mayınları, İHA/SİHA’lar ve kıyı bataryaları [Atmaca, Tayfun].)

Bir bölgenin etrafına füze, radar ve hava savunma sistemleriyle görünmez bir “güvenlik şemsiyesi” çekerek rakibin o bölgeye yaklaşma maliyetini aşırı yükseltme doktrinidir.

 

Giriş Yap

ASSAM ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!