
(ASSAM Perspektifinden AES İçin Çözüm Tarzları ve Stratejik Yol Haritası)
GİRİŞ VE ÖZET
Ağustos 2026 sonu itibarıyla sahadan derlenen veriler; Sahel ve bağlantılı Afrika coğrafyasındaki jeopolitik kırılmaları, askeri dinamikleri ve sosyo-ekonomik dönüşümleri bütüncül bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, 28-29 Ağustos 2026 gecesi Nijer’in başkenti Niamey’de General Abdourahamane Tiani yönetiminin hedef alınması; kendilerini “Vatanın Restorasyonu için Silahlı Kuvvetler” olarak tanımlayan ordunun hoşnutsuz kesimlerince başlatılan askeri darbe ve isyan girişimi üzerinden okunduğunda, bölgedeki güvenlik mimarisinde kritik bir eşiğin geçildiğini kanıtlamaktadır. 101. Hava Üssü ve stratejik noktaları hedef alan iç kalkışma bastırılmış görünse de rejim içerisindeki derin kırılmaları su yüzüne çıkarmış; Sahel Devletleri İttifakı’nın (AES) kuruluş prensiplerini, ortak savunma doktrinini ve bölgesel güç dengelerini stratejik açıdan sınamıştır.
Söz konusu krizde en dikkat çekici husus, kâğıt üzerinde 5.000 kişilik ortak gücü barındıran AES mekanizmasının sahada aktif müdahale icra edememesi; Tiani yönetiminin ancak Rus Africa Corps (eski Wagner) unsurları ile Cezayir’den acil sevk edilen Hava Kuvvetleri (Su-30, Il-76) desteğiyle ayakta kalabilmesidir. Bu durum, AES’in askeri entegrasyonundaki kırılganlığı, ittifak ruhu ile sahadaki operasyonel gerçeklikler arasındaki makası ve yönetimin dış koruma eksenine (Moskova-Cezayir) olan bağımlılığını net bir şekilde tescillemektedir. İttifakın kalıcı olabilmesi ve dış bağımlılıktan kurtulabilmesi için yapısal, stratejik ve doktriner adımların atılması hayati bir zorunluluktur.
Bu çalışma; yaşanan son Niamey krizinden yola çıkarak Afrika’da klasik sömürgecilik sonrası (post-kolonyal) dönemde ortaya çıkan devlet yapısını, bağımlılık teorilerini (Dependency Theory) ve ordunun siyasal rolünü bilimsel bir çerçevede ele almaktadır. Analiz; ASSAM metodolojisi doğrultusunda jeopolitik dengeler, askeri-güvenlik boyutu, sosyo-politik modellemeler ve bölgesel istikrar perspektifinden hareketle, Afrika’daki askeri darbelerin yapısal nedenlerini ve bu kısır döngüyü kıracak çağdaş, adil ve sürdürülebilir bir düzenin esaslarını kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutmaktadır.
- AES ÜLKELERİNDE DARBELERİ TETİKLEYEN TEMEL DİNAMİKLER
Sahel kuşağında peş peşe yaşanan darbeler (Mali: 2020/2021, Burkina Faso: 2022, Nijer: 2023) tek bir sebebe dayanmamakta; birbirini besleyen ve derinleştiren üç ana sacayağı üzerinde yükselmektedir.
1.1. Güvenlik Parodisi ve (Sözde) Cihatçı Şiddet
Batılı güçlerin —özellikle Fransa’nın Barkhane Operasyonu ve Birleşmiş Milletler’in MINUSMA misyonunun— bölgedeki yoğun askeri varlığına rağmen El-Kaide, Boko Haram ve IŞİD bağlantılı yapıların kontrol alanı daraltılamamış; aksine, şiddet sarmalı katlanarak tırmanmıştır.
Bu noktada metodolojik bir netlik sağlamak elzemdir: “Cihatçı” nitelemesi, özü itibarıyla Batı merkezli bir retorik ve oryantalist bir kurgudur. Batılı düşünce kuruluşları ve politik merkezler; İslam’ın barış, adalet ve kardeşlik mesajını gölgelemek, şiddeti doğrudan İslam ile özdeşleştirmek amacıyla “köktencilik”, “İslamofobi” ve “cihatçı” ve benzeri kavramlarını on yıllardır sistematik bir kara propaganda aracı olarak kullanmaktadır.
Öte yandan kendilerine İslami bir aidiyet atfeden terör örgütleri de kullandıkları gayriinsani ve İslam dışı yöntemlerle bu sömürgeci odakların eline koz vermekte, küresel aktörlerin bölgesel hesaplarına bilerek veya bilmeyerek hizmet etmektedir. Nitekim DAEŞ (IŞİD), El-Kaide, Boko Haram ve JNIM gibi yapıların, İslam’ın asli hasmı olan Siyonizm’e karşı tek bir stratejik hamlesinin görülmemesi tesadüf değildir. Bu terör unsurları; kökleri, kurucuları ve üst düzey yönetici kadroları itibarıyla büyük devletlerin istihbarat servisleri tarafından şekillendirilen ve sahaya sürülen kullanışlı araçlardan ibarettir.
Güvenlik krizinin ardında yatan temel faktör, Batı merkezli askeri konseptlerin Sahel’in toplumsal, coğrafi ve jeopolitik gerçeklikleriyle uyuşmamasıdır. Bölgeye konuşlandırılan uluslararası misyonlar, terörün kökünü kazımak yerine mevcut kriz halini donduran ve sürekli kılan bir işlev görmüştür. Fransız ordusu ve BM unsurlarının mevcudiyeti, güvenlik sağlamaktan ziyade yerel eliti korumayı ve Batı’nın stratejik maden/nüfuz çıkarlarını güvenceye almayı hedefleyen bir “güvenlik tiyatrosuna” dönüşmüştür. Süregelen başarısızlık; yerel halkta ve alt kademe askerlerde bu yabancı güçlerin terörü bitirmek istemediği, aksine askeri varlıklarını meşrulaştırmak için kaosu sürdürdüğü algısını pekiştirmiştir.
Sivil hükümetlerin, terör örgütlerinin teknolojiden istifade ederek uyguladığı akıllı asimetrik harp taktikleri karşısında sergilediği vizyonsuzluk, ordu içindeki kırılmayı derinleştirmiştir. Başkentlerde korunaklı bir hayat süren sivil siyasetçiler Batılı müttefikleriyle diplomasi yürütürken; kırsalda yetersiz ikmal ve yetersiz teçhizatla baş başa bırakılan alt ve orta kademedeki askerler (subay, astsubay, erbaş ve erler) ağır kayıplar vermiştir. Lojistik zafiyetler, istihbarat akışının kesilmesi ve komuta kademesindeki yolsuzluk iddiaları; cephedeki personelin sivil iradeye olan güvenini tamamen sarsmış, orta rütbeli hırslı subayların gözünde sivil yönetimi “halka ve orduya ihanet eden pasif piyonlar” konumuna düşürmüştür.
Toplumsal boyutta tırmanan terör, kitleleri en temel yaşam hakkından mahrum bırakarak derin bir çaresizlik iklimi yaratmıştır. Yüz binlerce insanın yerinden edilmesi, otlakların ve köylerin tahrip edilmesi, devletin kırsaldan tamamen çekilmesi; halk nezdinde sandık odaklı liberal demokrasi söylemlerinin meşruiyetini yitirmesine yol açmıştır. Can güvenliğinin kalmadığı bir vasatta toplum için öncelik “ideal özgürlükler” değil, otokratik de olsa “düzen ve güvenlik” haline gelmiştir. Cuntaların antidemokratik yöntemlerine rağmen kitlelerce coşku ve gösterilerle karşılanması bu sosyolojik kırılmanın doğrudan bir sonucudur. Askeri müdahaleler; canından bezen halkın gözünde Batı’nın etkisiz güvenlik vesayetine ve yetersiz sivil yöneticilere karşı ulusal onurun ve devlet egemenliğinin yeniden tesisi olarak algılanmıştır.
1.2. Post-Kolonyal Tepki ve “Françafrique” Karşıtlığı
Fransa’nın on yıllardır sürdürdüğü neo-kolonyal vesayet modeli (Françafrique), Batı Afrika Frangı (CFA) üzerinden kurduğu finansal denetim ve doğal kaynakların (Nijer uranyumu, Mali altını vb.) haksız transferi üzerinden toplumsal öfkeyi cinnet seviyesine ulaştırmıştır. Gelinen noktada askeri cuntalar, anti-Fransız söylemi kendi siyasi meşruiyetlerinin ana kaldıracı haline getirmiştir.
Bölgedeki kaos ortamı; sömürgecilik sonrası dönemde bağımsızlığını kazandığını düşünen Sahel halklarının zihninde biriken yarım kalmış özgürlük illüzyonunun ve birikmiş toplumsal tepkinin patlamasıdır. Fransa’nın 1960’lı yıllardan itibaren kurumsallaştırdığı Françafrique politikası; askeri üsler, örtülü diplomatik aygıtlar ve kültürel hegemonyanın da ötesine geçerek, doğrudan halkların cebine ve geleceğine el uzatan yapısal bir sömürü aparatı olarak işlemiştir. Yıllarca bu vesayet düzeni altında ezilen kitleler için Fransa; stratejik bir müttefik değil, yoksulluğun, geri kalmışlığın ve kurumsallaşan istikrarsızlığın asli mimarı konumuna dönüşmüştür.
Söz konusu sömürünün en somut ve kurumsallaşmış simgesi Batı Afrika Frangı (CFA) olmuştur. Paris merkezli finansal kontrol; üye ülkelerin döviz rezervlerinin kritik bir bölümünü Fransa Merkez Bankası’nda tutma zorunluluğu ve para biriminin Avro’ya sabitlenmesi gibi bağlayıcı mekanizmalarla yürütülmüştür. Bu durum, Sahel devletlerinin bağımsız para politikası izleme ve iktisadi egemenlik haklarını elinden almış; yerel ekonomileri Paris’in kararlarına bağımlı kılarak yerli sanayileşmeyi ve kalkınmayı felce uğratmıştır. Halk nezdinde CFA frangı, cüzdanlarda taşınan tescilli bir “modern kölelik belgesi” olarak algılanmaktadır.
Ekonomik bağımlılığın ötesinde, stratejik doğal kaynakların adaletsiz transferi toplumsal kırılmayı derinleştiren ana etkendir. Nijer uranyumunun onlarca yıl boyunca Fransız nükleer santrallerini ve Avrupa kentlerini aydınlatırken, elektriğe erişimi bulunmayan Nijer halkının karanlıkta yaşamaya mahkûm edilmesi; Mali’deki zengin altın yataklarının yerel nüfusa refah üretmeden uluslararası konsorsiyumlarca tahliye edilmesi bu derin çelişkinin somut tezahürleridir. Bu tablo, toplumsal hafızada “kendi kaynaklarının üzerinde aç oturan insanlar” sendromunu pekiştirmiş ve sömürgeci geçmişe dönük nefreti canlı tutmuştur.
Mevcut sosyo-ekonomik sıkışmışlık vasatında askeri cuntalar, anti-Fransız ve anti-kolonyal retoriği stratejik bir meşruiyet aracına dönüştürmüştür. Cunta liderleri gerçekleştirdikleri darbeleri sıradan bir iktidar değişimi olarak değil; “İkinci Bağımsızlık Savaşı” veya “Hakiki Egemenlik Hamlesi” ambalajıyla kitlelere sunmuştur. Fransa’ya yöneltilen sert söylem ve diplomatik kopuş adımları, askeri yönetimlerin antidemokratik niteliğini perdeleyen, onlara geniş kitleler nezdinde hızlı ve sarsılmaz bir toplumsal destek sağlayan en elverişli siyasi enstrüman haline gelmiştir.
1.3. Meşruiyetini Yitirmiş Sivil Seçkinler, Prebendalizm ve Toplumsal Mülksüzleştirme
Sivil liderlerin kronikleşen yolsuzluk sarmalına batması, seçim süreçlerini manipüle etmesi ve izledikleri pasif dış politikalar sebebiyle toplum nezdinde “Fransa’nın vesayet temsilcileri” olarak kodlanması, askeri cuntaların “milli egemenlik aktörleri” rolüyle benimsenmesine zemin hazırlamıştır. Bu meşruiyet krizi, Sahel coğrafyasında kâğıt üzerinde var olan temsilî demokrasinin toplumsal tabandaki karşılığını tamamen yitirmesiyle derinleşmiştir.
Bağımsızlık sonrası süreçte iş başına gelen sivil yönetimler, kamu kaynaklarını toplumun genel refahına aktarmak yerine, dar bir elit zümrenin ve aile fertlerinin zenginleşmesine hizmet eden neopatrimonyal “patronaj sistemleri” inşa etmişlerdir. Devlet aygıtı, yurttaşlara kamusal hizmet sunan bütüncül bir yapı olmaktan çıkarak, ayrıcalıklı sınıfların kişisel ikbal ve rant devşirdiği bir prebendalizm mekanizmasına dönüşmüştür. Yolsuzluğun kurumsallaşmış bir yönetim biçimi halini aldığı bu düzende, derin yoksullukla mücadele eden geniş kitleler ile lüks içinde yaşayan sivil siyasi elitler arasındaki sosyoekonomik uçurum toplumsal sözleşmeyi temelinden sarsmıştır.
Sivil rejimin toplumsal meşruiyetine vurulan en ağır darbelerden biri de demokratik süreçlerin ve anayasal mekanizmaların açıkça ihlal edilmesidir. Seçimler; halkın iradesini sandığa yansıtan adil birer siyasal katılım aracı olmaktan ziyade, iktidardaki elitlerin görev sürelerini gayrimeşru yollarla uzatma araçlarına (sivil darbelere) evrilmiştir. Anayasal kısıtlamaların hileli yargı kararlarıyla aşılması, muhalefet aktörlerinin tasfiye edilmesi, yargının siyasallaşması ve sandık sonuçlarının manipüle edilmesi, kitlelerin sandık yoluyla değişim sağlanabileceğine dair inancını tamamen tüketmiştir. Seçim mekanizmasının işlevsizleştiği bu vasatta toplum, sivil siyasal kurumu değişimin değil; statükonun, adaletsizliğin ve yozlaşmanın koruyucusu olarak konumlandırmıştır.
Sivil siyasetin içeride yaşadığı bu ahlaki ve kurumsal çöküş, dış politikadaki edilgen tutumla birleştiğinde toplumsal tepki radikalleşmiştir. Kendi halkının temel güvenlik ve refah ihtiyaçlarına yanıt veremeyen sivil hükümetlerin, Paris başta olmak üzere Batılı başkentlerin direktiflerine kayıtsız şartsız boyun eğmesi, bu kadroların kamuoyundaki itibarını sıfırlamıştır. Sivil liderlerin Batılı aktörlerle kurduğu vesayet ilişkisi, halk nezdinde diplomasi değil; ülkenin egemenliğini ve kaynaklarını dış güçlere devreden bir “komprador (işbirlikçi) elit” davranışı olarak algılanmıştır. Siyasilerin “Fransa’nın kuklası” olarak etiketlenmesi, sivil yönetimin meşruiyet zeminini geri dönülmez şekilde yok etmiştir.
Ortaya çıkan bu kurumsal vakum ve ahlaki erozyon, askeri müdahaleleri sosyolojik düzeyde meşrulaştıran ana zemini oluşturmuştur. Sivil siyasetten umudunu kesen ve sistemik bir kilitlenme yaşayan kitleler; disiplinli yapısı ve anti-sömürgeci söylemleriyle öne çıkan alt/orta kademe subayları antidemokratik bir cunta olarak değil; yozlaşmış sivil elitleri tasfiye edecek, ulusal onuru ve “milli egemenliği” yeniden tesis edecek zorunlu birer “kurtarıcı” olarak selamlamıştır.

- FRANSA VE RUSYA REKABETİNİN SÜREÇTEKİ ROLÜ
AES coğrafyası; Fransa’nın stratejik çekilme yaşadığı, Rusya’nın ise etki alanını süratle genişlettiği sıfır toplamlı bir jeopolitik rekabet sahasına dönüşmüştür.
2.1. Fransa’nın İrtifa Kaybı ve Stratejik Hataları
Fransa’nın Sahel politikası; II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ve Afrika ülkelerini bağımsızlıklarına rağmen diplomatik, askeri ve ekonomik açıdan Paris’e bağımlı tutmayı hedefleyen paternalist zihniyetin kurbanı olmuştur. Paris yönetimi, bölgedeki mevcudiyetini eşit taraflar arasındaki stratejik bir ortaklık olarak değil; bölge ülkelerini eğitilmesi, yönlendirilmesi ve korunması gereken birer “himaye alanı” gören üstenci bir yaklaşımla yürütmüştür. Bölge halklarının yükselen özgürlük ve eşitlik taleplerini dinlemek yerine, bu talepleri “Rus propaganda çıktıları” veya “geçici sokak hareketleri” olarak küçümseyen bu vizyon, Fransa’nın yerel sosyolojiden tamamen kopmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu vesayetçi yaklaşımın askeri ve medyatik tezahürleri, Sahel’de Fransız karşıtlığını besleyen ana unsurlar haline gelmiştir. Fransız ordusunun sahadaki güç gösterisi, yerel halk nezdinde güven verici bir müttefik olmaktan çıkıp açık bir “işgal gücü” imajına bürünmüştür. Eş zamanlı olarak, France 24 ve Radio France Internationale (RFI) gibi uluslararası Fransız yayın organları, tarafsız habercilik yapan medya kuruluşları olarak değil; Paris’in siyasi ajandasını dayatan ve yerel yönetimleri yıpratmayı hedefleyen birer “yumuşak güç ve algı operasyonu aygıtı” olarak algılanmıştır.
Darbelerin ardından gelişen sert süreç, Fransa’nın bölgedeki varlığına vurulan en ağır diplomatik ve askeri darbe olmuştur. Yönetime gelen cuntalar, halktan aldıkları anti-sömürgeci destekle radikal kararlar alarak RFI ve France 24’ün yayınlarını durdurmuş, Fransız büyükelçilerini sınır dışı etmiş ve askeri iş birliği anlaşmalarını tek taraflı feshetmiştir. Fransız birliklerinin Mali, Burkina Faso ve Nijer’den tahliye edilmesiyle Paris; yüzyılı aşkın süredir elinde tuttuğu kara hakimiyetini, istihbarat ağlarını ve lojistik üstünlüğünü birkaç yıl içinde kaybetmiştir.
Sonuç olarak Paris; sahadaki fiziki unsurlarını kaybetmiş, müttefiklerini yitirmiş ve askeri imkânlarını yalnızca uzaktan insansız hava araçları veya kısıtlı hava desteğiyle yürütebileceği bir “kör noktaya” hapsetmiştir. Sahadaki varlığın ve medya kontrolünün tamamen ortadan kalkması, Fransa’nın Sahel’deki bir asırlık jeopolitik üstünlüğünün resmen çöküşünü simgelemekte; yerel dengelerde telafisi imkânsız bir otorite boşluğuna yol açmaktadır.
2.2. Rusya’nın “Güvenlik Satıcısı” Olarak Sahaya İnişi
Moskova, Fransız karşıtı toplumsal dalgayı hibrit harp yöntemleri (sosyal medya kampanyaları, dezenformasyon ve anti-emperyalist semboller) ile destekleyerek sahada aktif bir aktör haline gelmiştir.
2.2.1. Siyasi ve Askeri Şemsiye: Africa Corps ve Rejim Bekası
Fransa’nın bıraktığı askeri ve jeopolitik boşluğu süratle dolduran Moskova, bu hamlesiyle Sahel’deki cuntalara Batı’dan bağımsız yeni bir güvenlik mimarisi vadetmiştir. Klasik Batılı müttefiklerin aksine Rusya; insan hakları, demokrasi veya şeffaflık gibi siyasi ön şartlar koşmaksızın yönetime el koyan subaylara “şartsız rejim bekası” garantisi sunmuştur. Bu çerçevede Africa Corps (eski Wagner); yalnızca terör örgütlerine karşı sahada aktif bir savaş gücü olarak yer almakla kalmamış, aynı zamanda olası karşı darbe girişimlerine ve dış askeri müdahalelere karşı cunta liderlerini ve stratejik altyapıları koruyan birer praetorian muhafız (saray muhafızı) işlevi görmüştür.
Askeri teçhizat boyutunda ise Moskova, bürokratik engellere takılmayan hızlı silah transferleriyle cuntaların acil lojistik ihtiyaçlarını karşılamıştır. Fransız birliklerinin çekilmesiyle hava desteği ve mühimmat sıkıntısı çeken Mali, Burkina Faso ve Nijer ordularına helikopterler, insansız hava araçları, zırhlı araçlar ve modern hafif silahlar tedarik edilmiştir. Rus askeri danışmanları sahadaki yerel birlikleri bizzat eğiterek operasyonel kapasitelerini artırırken, asimetrik tehditlere karşı tavizsiz ve sert bir operasyonel konsept benimsenmiştir.
Sonuç olarak Rusya’nın sağladığı bu siyasi ve askeri şemsiye, Sahel cuntaları için bir hayatta kalma mekanizmasına dönüşmüştür. Moskova, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücünü siyasi bir kalkan olarak kullanırken, sahadaki Africa Corps unsurlarıyla da askeri meşruiyet ve güç desteği sağlamıştır. Böylece AES ülkeleri, Batı vesayetinden kurtulma söylemiyle hareket ederken, güvenlik altyapılarını ve rejimlerinin geleceğini Moskova’nın sunduğu bu yeni askeri-politik vesayet modeline bağlamışlardır.
2.2.2. Şartsız İttifak: Transaksiyonel Güvenlik ve Doğal Kaynak Takası
Moskova’nın Sahel’de uyguladığı pragmatik yaklaşım, Batı’nın kısıtlayıcı ve denetim odaklı yardım konseptine alternatif olarak tasarlanmış “al-ver” (transaksiyonel) esaslı bir ittifak modelidir. ABD ve Avrupa Birliği’nin askeri teçhizat veya fon aktarımı yaparken öne sürdüğü “demokratik seçim takvimi, şeffaflık ve insan hakları denetimi” gibi şartlar, darbeyle yönetime gelen askerler için varoluşsal bir tehdit ve iç işlerine müdahale olarak algılanmıştır. Rusya ise bu siyasi kısıtlamaları devre dışı bırakarak cuntalara aradıkları hareket alanını ve siyasi manevra serbestisini sunmuştur.
Bu “şartsız” görünen ortaklığın arka planında ise güvenlik hizmeti karşılığında doğal kaynak transferine dayalı jeo-ekonomik bir takas mekanizması yatmaktadır. Nakit akışı ve uluslararası finansal sistemden izole edilen Afrika genelindeki diğer ülkelerle, özellikle AES ülkeleri, Rusya’nın sağladığı silah, mühimmat ve özel askeri danışmanlık hizmetlerinin bedelini stratejik maden sahalarının imtiyazlarıyla ödemektedir. Mali ve Burkina Faso’daki altın madenleri ile Nijer’in zengin uranyum yatakları, Africa Corps ve Kremlin bağlantılı şirketlerin kontrolüne devredilmektedir.
Sonuç olarak Moskova, “iç siyasete karışmama” maskesi altında Sahel’in yeraltı zenginliklerine doğrudan erişim sağlayan kârlı bir neo-merkantilist bir model kurmuştur. Cuntalar Batılı aktörlerin siyasi baskılarından kurtulup iktidarlarını pekiştirirken; Rusya hem küresel emtia piyasalarındaki nüfuzunu artırmakta hem de Batı’nın stratejik kaynaklara erişimini sınırlandırarak bölgedeki güç dengesini kendi lehine dönüştürmektedir.
2.3. AES Konfederasyonu ve Bölgesel Dengeler
2.3.1. AES Konfederasyonu: Kurumsal Evrim, Finansal Özerklik Arayışı ve Sahadaki Operasyonel Limitler
Sahel Devletleri İttifakı’nın (AES) bir savunma paktından konfederasyona evrilmesi; Mali, Nijer ve Burkina Faso’nun Batı merkezli küresel sistemden koparak kendi jeopolitik ve ekonomik ekosistemlerini kurma kararlılığının en somut göstergesidir. 2023 yılında başlangıçta yalnızca muhtemel bir ECOWAS (Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu) askeri müdahalesine karşı kolektif savunma amacıyla kurulan bu yapı, kısa sürede tam anlamıyla bölgesel bir entegrasyon ve egemenlik projesine dönüşmüştür. Üç ülke, askeri vesayet altındaki yönetimlerini meşrulaştırmanın ötesine geçerek, kolonyal dönemin tüm kurumsal mirasını tasfiye etmeyi hedefleyen konfederatif bir mimari inşa etmiştir.
Bu konfederasyonun en radikal ve stratejik ayağını ise finansal egemenlik hamleleri oluşturmaktadır. Fransa Merkez Bankası’nın denetimindeki Batı Afrika Frangı (CFA) sisteminden çıkış kararı; sadece bir para birimi değişimi değil, Paris’in bölge üzerindeki altmış yıllık iktisadi vesayetine vurulmuş nihai bir darbedir. Kurulması planlanan ortak kalkınma bankası ve çıkarılması hedeflenen bağımsız bölgesel para birimi vasıtasıyla AES ülkeleri; altın, uranyum ve petrol gibi stratejik doğal kaynaklarını doğrudan bu yeni finansal mekanizmanın teminatı haline getirmeyi amaçlamaktadır. Böylece, kaynak transferinin Batılı metropollere akışı kesilerek, yerel kalkınmanın ve ortak savunma bütçesinin finanse edilmesi hedeflenmektedir.
Askeri ve kurumsal boyutta ise AES; konfederatif bir ordu ve ortak istihbarat havuzu oluşturarak sınır aşan cihatçı tehdide karşı Batı’dan bağımsız bir bölgesel güvenlik mimarisi geliştirme yolunda kararlar almışsa da, henüz bu yönde sahaya yansıyan uygulamalar oldukça zayıftır. Sınır hatlarındaki devriyelerin birleştirilmesi, ortak harekât merkezlerinin kurulması ve sınır ötesi operasyon yetkilerinin tanınması, bu ülkelerin egemenlik haklarını ortak bir çatı altında birleştirmek istediğini göstermekteyse de, kâğıt üzerinde planlanan 5.000 kişilik Ortak Güvenlik Gücü’nü sahada etkin bir şekilde mobilize etme ve sevk-idare konusunda ciddi zafiyetler sergilenmektedir.
Bu operasyonel zafiyetin ve koordinasyonsuzluğun yarattığı tablo, Nijer sahasındaki son askeri kayıplar ve tırmanan güvenlik krizinde açıkça ayyuka çıkmıştır. Siyasi liderler başkentlerde “kolektif savunma ve sarsılmaz ittifak” söylemleriyle propaganda yürütürken, Nijer ordusunun stratejik hatlarda radikal unsurlar karşısında ağır zayiatlar vererek yalnız bırakılması, AES’in komuta-kontrol mekanizmasının fiilen işlemediğini gözler önüne sermiştir. Sahadaki birliklerin baskınlara uğradığı kritik anlarda ne Mali ve Burkina Faso’dan vaat edilen hava desteği ve takviye güç ulaşabilmiş ne de anlık istihbarat akışı sağlanabilmiştir. Birliğin kurulduğunu ilan eden cunta yönetimlerinin, birliklerini en kritik anda koruyamaması ve sahadaki hezimetlerin üzerini örtmeye çalışması, vaat edilen “bölgesel güvenlik şemsiyesinin” şimdilik söylemsel bir propaganda düzeyinde kaldığını tescillemiştir.
CFA frangından çıkış ve uluslararası finansal izolasyon ise AES Konfederasyonu’nu bir yandan tam bağımsızlık vaat eden tarihsel bir deneyim, diğer yandan da ekonomik sürdürülebilirlik ve meşruiyet sınavı veren kırılgan bir jeopolitik aktör haline getirmektedir.
2.3.2. ECOWAS ile Kopuş ve Bağımlılık Döngüsünün Dönüşümü
Batı yanlısı Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu’nun (ECOWAS) uyguladığı ağır ekonomik yaptırımlara ve askeri müdahale tehditlerine tepki olarak her üç ülke ECOWAS’tan resmen ayrılmıştır. Bu kopuş, bölgedeki Soğuk Savaş sonrası kurulan kurumsal mimarinin çöküşünü simgelemektedir.
Bölgedeki jeopolitik dönüşümün özeti şudur: Mali, Nijer ve Burkina Faso’daki gelişmeler; eski kolonyal gücün (Fransa) güvenlik sağlayamaması ve kaynak sömürüsüne devam etmesi üzerine, yerel askerlerin anti-emperyalist ve anti-kapitalist söylemlerle iktidarı ele geçirmesi ve ülkenin güvenliğini yeni bir küresel aktöre (Rusya) ihale etmesi sürecidir. Ancak bu durum, yapısal bağımlılık ilişkisini kırmamış; “Batı merkezli vesayetten, Rusya merkezli güvenlik bağımlılığına” geçiş riskini doğurmuştur. Sahel’deki bu kısır döngünün kırılması; ancak dış askeri aktörlerden bağımsız, halka dayalı, demokratik ve şeffaf bir gelir dağılım mekanizmasının kurulabilmesiyle mümkün olacaktır.

- “RENTİER DEVLET” VE SOSYOEKONOMİK SİMBİYOZ
Analizin temeli, aşağıda ifade edilen dinamik, siyaset bilimi ve iktisat literatüründe “Metropol-Uydu İlişkisi”, “Rantçı Devlet” (Rentier State) ve “Sosyoekonomik Simbiyoz” kavramlarıyla açıklanabilir.
3.1. Rantçı Yönetim ve Dış Bağımlılık
Emperyal güçler (Fransa, ABD, Rusya, İngiltere vb.), 1950’li yılların sonu ve 1960’lı yıllarda doğrudan sömürgecilik dönemi bittikten sonra yerel elite (diktatör ve çevresi) güvenlik ve siyasi meşruiyet desteği vererek yeraltı/yerüstü kaynaklarına erişim sağlar. Yerel diktatörler, güçlerini halkın rızasından değil, dış güçlerin sunduğu korumadan ve kaynak rantından alır.
3.2. Sosyoekonomik Simbiyoz (Asalak Birliktelik)
Dış emperyal güç ülkenin kaynaklarını ucuza transfer eder; yerel elit ise bu transferden aldığı payla kendi iktidarını ve lüks yaşamını sürdürür. Bu durum, toplumu mülksüzleştirerek “maraba” konumuna iter ve derin bir adaletsizlik oluşturur.
Bu yapay ilişki, bağımlılık teorilerinde “Metropol-Uydu” sömürüsü olarak adlandırılan ve neo-kolonyal düzenin sürekliliğini sağlayan temel iktisadi çarktır. Dış emperyal güçler; yerel iktidara askeri, siyasi ve diplomatik koruma kalkanı sunarak ülkenin altın, uranyum, petrol gibi stratejik kaynaklarını piyasa değerinin çok altında transfer etme imkânı elde eder. Buna karşılık yerel diktatör ve çevresindeki dar elit grup, bu haksız transferden kendilerine aktarılan rant payıyla muazzam bir servet edinir. Halkın vergileri ve milli kaynaklarıyla finanse edilmesi gereken kamu hizmetleri yok sayılırken, devlet mekanizması tamamen bu elitin lüks yaşamını ve iktidar gücünü idame ettiren bir ayrıcalık aygıtına dönüşür.
Bu asalak birlikteliğin toplum nezdindeki yıkıcı sonucu ise sistematik bir mülksüzleştirme ve kitlesel yoksullaştırmadır. Kendi vatanının zenginlikleri üzerinde adeta birer “maraba” konumuna itilen geniş kitleler, temel insani ihtiyaçlardan mahrum bırakılarak derin bir sosyal adaletsizliğin içine hapsedilir. Toplumda biriken bu çaresizlik, öfke ve kin duygusu, mevcut siyasi sisteme olan tüm güveni yok eder. Sonuç olarak bu adaletsiz sosyoekonomik denklem, ordu içindeki hırslı aktörlerin “halkı kurtarma” söylemiyle iktidarı gasp etmesine zemin hazırlayan ve her defasında yeni bir diktatörlük doğuran o kaçınılmaz kısır döngünün ana besleyicisi haline gelir. Esasen, sömürgeci emperyal güçlerin neredeyse tüm dünyada uyguladığı yöntem tam da budur.
3.3. Ordu İçindeki “Özenti” ve Sınıfsal Mobilite
Eğitimli, hırslı ve durumun farkında olan subay sınıfı için darbe yapmak; genellikle halkı özgürleştirmekten ziyade, rant sisteminin başına geçerek “sınıf atlama” ve zenginlikten pay alma aracına dönüşür. Literatürde buna “Prebendalizm” (devlet imkanlarını şahsi/zümrevi çıkar için gasp etme) denir.
Ordu bünyesindeki eğitimli, dünyayı tanıyan ve stratejik konumda bulunan orta/üst kademe subaylar, ülkedeki sosyoekonomik adaletsizliğin ve siyasi yozlaşmanın en yakın tanıklarıdır. Ancak bu farkındalık, çoğu zaman demokratik bir bilinç yaratmaktan ziyade, orduyu dikey sınıfsal mobilite (sınıf atlama) için en kestirme araç haline getirir. Mevcut sivil veya askeri diktatörlerin kaynakları nasıl şahsi servetlerine dönüştürdüğünü gören hırslı askerler için iktidarı elde etmek; toplumu özgürleştirme idealinden ziyade, var olan rant sisteminde koltuğu devralma ve devlet nimetlerinden aslan payını kapma arzusuyla şekillenir.
Siyaset biliminde “Prebendalizm” olarak tanımlanan bu olgu; devlet makamlarının, kamu kaynaklarının ve stratejik gelirlerin birer şahsi veya zümrevi “ganimet” olarak görülüp gasp edilmesidir. Cuntalar, iktidara el koyarken meşruiyet sağlamak adına halkın öfkesini ve “milli egemenlik” söylemlerini kullansalar da, yönetime geçtikleri andan itibaren devrilen elitle aynı sosyoekonomik davranış kalıplarını sergilerler. Sonuç olarak askeri müdahaleler, köklü bir sistemik reform veya adalet getirmek yerine; sadece rantı bölüşen ve “maraba” muamelesi gören halkı sömüren elit kadronun üniformalı olanlarla değiştirildiği sürdürülebilir bir kısır döngü oluşturur.
3.4. Afrika’da Askeri Darbelerin Sık Yaşanmasının Yapısal ve Derinlikteki Nedenleri
Afrika’da (özellikle Sahel ve Kuzey/Batı Afrika bölgelerinde) darbelerin birer “kısır döngüye” dönüşmesinin arka planında şu temel etkenler yatar:
3.4.1. Kurumsal Zayıflık ve Güçlü Ordu Paradoksu
Bağımsızlık sonrası sivil kurumlar (yargı, parlamentolar, sivil toplum) zayıf bırakılırken, ordular devletin en örgütlü, hiyerarşik ve silah gücüne sahip tek kurumu olarak öne çıkmıştır. Bağımsızlık sonrasında birçok yeni devletin karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, siyasi egemenliğin kazanılmasına rağmen devlet kapasitesinin aynı ölçüde kurumsallaşamaması olmuştur. Sömürge yönetimlerinden devralınan idari yapılar, çoğu zaman toplumsal temsil, demokratik hesap verebilirlik ve yerel siyasi meşruiyet üretmekten ziyade düzeni sağlama, vergi toplama ve güvenliği kontrol etme işlevleri üzerine kuruluydu. Bağımsızlıkla birlikte bu yapıların önemli bir bölümü yeni ulusal devletlerin bürokrasisine aktarılmış; ancak yargı, parlamento, yerel yönetimler ve sivil toplum gibi kurumların demokratik kapasitesinin aynı hızla geliştirilmesi her ülkede mümkün olmamıştır.
Bu ortamda ordu, devletin en erken kurumsallaşan ve en bütünlüklü örgütlenmelerinden biri olarak öne çıkmıştır. Askerî teşkilatın hiyerarşik komuta zinciri, disiplin mekanizması, ülke çapında örgütlenme kapasitesi, lojistik altyapısı ve silahlı güç üzerindeki tekel niteliği; onu çoğu zaman parçalı siyasal yapılardan daha güçlü ve işlevsel bir kurum haline getirmiştir. Buna karşılık parlamentoların temsil kapasitesinin sınırlı olması, yargı bağımsızlığının zayıflığı, siyasi partilerin kurumsallaşamaması ve sivil toplumun kaynak ve örgütlenme sorunları, devlet içindeki güç dengesini askerî kurum lehine şekillendirmiştir.
Buradaki temel paradoks şudur: Devleti korumak ve düzeni sağlamak amacıyla oluşturulan ordu, zamanla devletin kendisinden daha güçlü bir kurumsal aktöre dönüşebilmektedir. Böylece ordu yalnızca dış tehdide karşı kullanılan bir savunma aracı olmaktan çıkarak, siyasal krizlerin çözümünde başvurulan bir “namlusunu halka yönelten bir son hakem (!)” konumuna yükselebilmektedir. Özellikle hükümetlerin ekonomik krizleri yönetemediği, etnik ve bölgesel çatışmaların derinleştiği, seçim mekanizmalarının meşruiyet üretemediği veya sivil kurumlar arasında uzlaşmanın sağlanamadığı dönemlerde ordunun siyasal alana müdahalesi daha kolay meşrulaştırılabilmiştir.
Bu durum, özellikle darbeler, askerî vesayet rejimleri, geçici askerî yönetimler ve sivil hükümetlerin askerî kurum karşısındaki bağımlılığı şeklinde kendisini göstermiştir. Ancak burada meseleyi yalnızca “ordunun siyasete müdahalesi” olarak değerlendirmek eksik kalır. Asıl mesele, sivil otoritenin askerî gücü denetleyebilecek kurumsal kapasiteyi oluşturamamasıdır. Demokratik rejimin kalıcılığı, ordunun zayıflatılmasından ziyade, ordunun profesyonel görev alanını korurken parlamentonun, yargının, yürütmenin ve sivil toplumun karar alma süreçlerindeki ağırlığının artırılmasına bağlıdır.
Dolayısıyla söz konusu paradoks, “güçlü ordu–zayıf devlet” biçiminde değil, daha doğru bir ifadeyle “güçlü askerî kurum–zayıf sivil kurumsallık” şeklinde tanımlanmalıdır. Çünkü güçlü bir ordunun varlığı tek başına güçlü devlet anlamına gelmez. Gerçek devlet kapasitesi; güvenlik kurumları ile birlikte hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, etkin kamu yönetimi, hesap verebilir siyasal kurumlar, güçlü yerel yönetimler ve örgütlü sivil toplumun birlikte çalışmasıyla ortaya çıkar.
Bu nedenle bağımsızlık sonrası dönemde ortaya çıkan askerî-sivil dengesizliğin uzun vadeli sonucu yalnızca darbeler değildir. Aynı zamanda bütçe ve kaynakların askerî önceliklere göre şekillenmesi, güvenlik politikalarının demokratik denetimden uzaklaşması, olağanüstü hâl uygulamalarının yaygınlaşması ve siyasetin “güvenlikleştirilmesi” (securitization) gibi süreçler de kurumsal gelişmeyi etkileyebilmektedir. Bazı ülkelerde ordu, ekonomik işletmeler veya kamu şirketleri aracılığıyla ekonomik hayatta da önemli bir aktöre dönüşerek siyasal nüfuzunu daha da güçlendirebilmiştir.
Bununla birlikte, bu yapının bütün ülkelerde aynı biçimde ortaya çıktığı söylenemez. Sömürge mirası, etnik ve toplumsal yapı, ekonomik gelişmişlik düzeyi, dış müdahaleler, Soğuk Savaş rekabeti, sınır sorunları ve iç savaş deneyimleri askerî kurumların siyasal konumunu ülkeden ülkeye farklılaştırmıştır. Bu nedenle askerî müdahaleleri yalnızca “ordu güçlü olduğu için” açıklamak yerine, ordunun güç kazanmasına imkân veren kurumsal boşlukları ve siyasal koşulları birlikte değerlendirmek gerekir.
Sonuç olarak, bağımsızlık sonrası birçok ülkede yaşanan temel sorun, ordunun güçlü olması değil; orduyu demokratik ve hukuki çerçevede denetleyecek sivil kurumların aynı ölçüde güçlü ve meşru hale getirilememesidir. Bu nedenle kalıcı istikrarın anahtarı, askerî kapasiteyi ortadan kaldırmak değil, askerî kapasite ile demokratik sivil otorite arasında kurumsallaşmış ve anayasal bir denge kurmaktır.
3.4.2. Güvenlik Paravanı ve Sosyal Hoşnutsuzluk
Ekonomik çöküş, rüşvet ve etnik/bölgesel adaletsizlik toplumsal kin biriktirir. Askerler, halkın bu öfkesini kullanarak iktidara el koyar; ancak sistemsel reform yapmak yerine aynı rant düzenini devam ettirirler. Bağımsızlık sonrası birçok ülkede ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, kamu kaynaklarının adaletsiz dağılımı, yolsuzluk ve rüşvet ile etnik veya bölgesel ayrımcılık, zaman içerisinde biriken ve siyasal sisteme yönelen güçlü bir toplumsal hoşnutsuzluk üretmiştir. Devletin vatandaşlarına güvenlik, adalet ve ekonomik refah sağlayamaması, yalnızca yönetimlerin meşruiyetini aşındırmamış; aynı zamanda toplum ile devlet arasındaki güven ilişkisini de zayıflatmıştır. Özellikle kamu kaynaklarının belirli siyasi, etnik veya ekonomik grupların lehine dağıtıldığı algısı, merkezî yönetimin “ortak devlet” fikrini temsil etme kapasitesini daha da geriletmiştir.
Bu koşullarda ordu, kendisini çoğu zaman “partiler üstü”, “ülkenin bütünlüğünü koruyan”, “yolsuzlukla mücadele edecek”, “kamu düzenini yeniden tesis edecek” ve “milli çıkarları savunacak” kurum olarak sunabilmiştir. Askerî müdahalelerin toplumsal zemini tam da burada oluşmaktadır. Müdahale öncesinde toplumun belirli kesimleri, mevcut siyasal düzenden duyduğu rahatsızlık nedeniyle ordunun yönetime el koymasını bir antidemokratik kopuş olarak değil, geçici bir kurtuluş veya düzen kurma girişimi olarak değerlendirebilmektedir. Böylece askerî darbe, yalnızca silahlı kuvvetlerin kendi iradesinin ürünü olmaktan çıkıp, toplumsal hoşnutsuzluğun sağladığı dolaylı bir meşruiyet alanına kavuşmaktadır.
Ancak burada kritik bir paradoks daha ortaya çıkar: Halkın mevcut düzene yönelik öfkesi ile ordunun gerçek reform kapasitesi aynı şey değildir. Ordu, mevcut yönetimi yolsuzluk, ekonomik başarısızlık, anarşi ve terörü önleyememek, nepotizm veya toplumsal adaletsizlik nedeniyle eleştirerek iktidara gelebilir; fakat iktidarı aldıktan sonra bu sorunların kaynağına inmeyen, yalnızca yönetici kadroları değiştiren bir anlayış benimseyebilir. Böyle durumlarda askerî yönetim, sistemin temel ekonomik ve siyasal mekanizmalarını dönüştürmek yerine, mevcut rant ve ayrıcalık ilişkilerini yeni aktörler üzerinden yeniden üretebilir.
Bu noktada “güvenlik paravanı” kavramı önem kazanmaktadır. Güvenlik tehdidi, gerçekten mevcut olsa dahi, askerî yönetimin uzun süre iktidarda kalmasını sağlayan güçlü bir gerekçeye dönüşebilir. Terörizm, sınır güvenliği, etnik çatışma, bölücülük, dış tehdit veya kamu düzeninin bozulması gibi unsurlar, olağanüstü yetkilerin sürdürülmesi için kullanılabilir. Böylece başlangıçta “ülkeyi kurtarmak için geçici müdahale” olarak sunulan askerî yönetim, zamanla “güvenlik nedeniyle siyasetin ertelenmesi” anlayışına evrilebilir.
Sonuçta ortaya çıkan süreç çoğu zaman şu kısır döngüyü oluşturur:
Ekonomik kriz → toplumsal hoşnutsuzluk → siyasal meşruiyet kaybı → güvenlik tehdidinin büyümesi → ordunun müdahalesi → başlangıçta toplumsal destek → reform beklentisi → yapısal sorunların çözülememesi → yeni rant ilişkileri → yeniden toplumsal hoşnutsuzluk.
Bu döngünün en önemli sonucu, toplumun “sivil yönetim başarısız oldu, ordu da çözüm getirmedi” kanaatine sürüklenmesidir. Böylece yalnızca mevcut hükümet değil, devletin bütün siyasal kurumları itibarsızlaşabilir. Parlamentoya, siyasi partilere, yargıya ve seçim mekanizmasına duyulan güven azalırken, toplumun bir bölümünde “güçlü lider”, “güçlü devlet” veya “güçlü ordu” beklentisi kalıcı hale gelebilir. Bu durum ise demokratik kurumların yeniden güçlenmesini daha da zorlaştırır.
Ayrıca askerî yönetimlerin ekonomik alanda doğrudan bir aktöre dönüşmesi de bu paradoksu derinleştirebilir. Askerî kurumların veya üst düzey askerî kadroların kamu ihaleleri, devlet şirketleri, doğal kaynaklar, arazi tahsisleri veya ticari faaliyetler üzerinde etkili olması halinde, başlangıçta eleştirilen yolsuzluk ve kayırmacılık düzeni biçim değiştirerek devam edebilir. Böylece “yolsuzluğu bitirme” söylemiyle iktidara gelen aktörler, farkında olarak veya olmayarak yeni bir ekonomik patronaj sistemi oluşturabilirler.

Burada önemli olan, askerî darbeleri yalnızca “ordunun demokrasiye karşı çıkması” şeklinde açıklamanın yetersizliğidir. Darbelerin toplumsal tabanını ve sürekliliğini anlamak için aynı zamanda vatandaşın neden mevcut siyasal sisteme olan güvenini kaybettiğini incelemek gerekir. Çünkü güçlü ordular tek başına darbe yapmaz; darbelerin başarılı ve sürdürülebilir olabilmesi için çoğu zaman kurumsal zayıflık, toplumsal hoşnutsuzluk, ekonomik kriz ve güvenlik korkusunun aynı anda kesişmesi gerekir.
Sonuç olarak, güvenlik gerekçesi gerçek bir ihtiyaca dayanabilir; ancak güvenlik ihtiyacının siyasal meşruiyetin yerine geçirilmesi tehlikelidir. Kalıcı çözüm, yalnızca iktidarı değiştirmek değil; ekonomik kaynakların adil dağılımını, yolsuzlukla mücadeleyi, bölgesel eşitsizlikleri, hukukun üstünlüğünü ve demokratik hesap verebilirliği güçlendirmektir. Aksi halde askerî müdahale, sistemi değiştiren bir araç olmaktan çıkar ve aynı sistemin yeni sahiplerini üreten bir mekanizmaya dönüşür.
Bu nedenle çıkarılacak temel stratejik ders şudur: Toplumun öfkesini kullanarak iktidara gelmek kolaydır; o öfkeyi doğuran ekonomik, siyasal ve kurumsal nedenleri ortadan kaldırmak ise gerçek devlet yönetimidir.
3.4.3. Dış Aktör Değişimi (Neo-Kolonyal Rekabet)
Darbeyi yapan yeni cuntalar, eski emperyal gücü (örneğin Fransa) kovup yerine başka bir emperyal gücü (örneğin Rusya veya Çin) getirerek bağımlılık ilişkisini kırmaz, sadece efendisini değiştirir.
Askerî darbeler sonrasında yeni yönetimlerin karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, eski dış bağımlılık ilişkilerini gerçekten ortadan kaldırmak yerine, yalnızca bu ilişkilerin aktörlerini değiştirmesidir. Özellikler sömürgecilik geçmişi bulunan ülkelerde yeni cunta yönetimleri, Fransa gibi eski nüfuz merkezlerini ülkeden uzaklaştırmayı “tam bağımsızlık” söylemiyle savunabilmekte; ancak güvenlik, silah tedariki, ekonomik finansman, madencilik, enerji veya altyapı yatırımları için kısa sürede Rusya, Çin ya da başka dış güçlere yönelmektedir.
Böylece bağımlılık ilişkisi sona ermemekte, biçim ve aktör değiştirmektedir. Fransız askerî varlığının yerine başka bir ülkenin güvenlik desteğinin gelmesi, Batılı şirketlerin yerine farklı ülkelerin madencilik veya altyapı şirketlerinin geçmesi, dış finansmana duyulan ihtiyacın devam etmesi; “egemenlik” söylemi ile gerçek ekonomik ve stratejik bağımlılık arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Bu durum neo-kolonyal rekabetin tipik bir görünümüdür: Yeni aktör, doğrudan sömürge yönetimi kurmak yerine güvenlik anlaşmaları, silah ve askerî eğitim, maden ruhsatları, enerji yatırımları, kredi mekanizmaları ve diplomatik destek üzerinden nüfuz alanı oluşturur.
Dolayısıyla asıl mesele “Fransa mı, Rusya mı, Çin mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bir ülke, dış aktörünü değiştirdiğinde gerçekten bağımsızlaşmış mı olur; yoksa yalnızca bağımlılığının adresini mi değiştirmiş olur? Gerçek stratejik bağımsızlık, bir emperyal merkezin yerine başka bir merkeze yaslanmak değil; güvenlik, ekonomi, teknoloji ve doğal kaynaklar üzerindeki ulusal karar verme kapasitesini güçlendirmektir.
3.4.4. Meşruiyet Krizleri
Seçimlerin hileli yapılması ve Anayasa değişiklikleriyle diktatörlerin görev sürelerini uzatması (örneğin “üçüncü dönem” krizleri), askeri müdahaleler için halk nezdinde uygun bir zemin hazırlar. Demokratik sistemlerin temel dayanağı, iktidarın seçim yoluyla kazanılması ve anayasal sınırlar içerisinde kullanılmasına dayanır. Ancak seçimlerin hile iddialarıyla gölgelenmesi, muhalefetin siyasal alanının daraltılması ve anayasa değişiklikleri yoluyla liderlerin görev sürelerini uzatması, yönetimlerin toplumsal meşruiyetini hızla aşındırabilir. Özellikle kamuoyunda “iktidar sandıkla gitmeyecek” algısının oluşması, siyasal sistem ile toplum arasındaki güven bağını koparır.
Bu süreçte Afrika’da “üçüncü dönem” krizleri önemli bir kırılma noktasıdır. Görev süresi sınırlarını değiştirmek veya anayasal düzenlemeyi kişiselleştirmek, hukuken mümkün olsa dahi demokratik meşruiyet açısından ciddi tartışmalar yaratabilir. Muhalefetin seçim yoluyla iktidar değişikliğine dair umudunu kaybetmesiyle birlikte sokak protestoları, toplumsal kutuplaşma ve siyasal istikrarsızlık artabilir.
Böyle bir ortamda ordu, kendisini “anayasal düzeni, kamu güvenliğini ve milli birliği yeniden tesis edecek tarafsız güç” olarak sunarak müdahale için toplumsal bir gerekçe oluşturabilir. Ancak burada unutulmaması gereken temel nokta şudur: Meşruiyet krizi askerî müdahaleyi haklı çıkarmaz; yalnızca müdahalenin toplumsal kabul bulabileceği kırılgan bir zemin oluşturur. Dolayısıyla kalıcı çözüm, iktidarın askerî yöntemlerle değiştirilmesi değil; özgür ve güvenilir seçimler, bağımsız yargı, anayasal denge ve demokratik iktidar değişiminin güvence altına alınmasıdır.

- JEOPOLİTİK VE STRATEJİK ÇERÇEVE
Sahel bölgesinde Fransa ve Batılı güçlerin askeri varlığının zayıflamasıyla kurulan AES (Mali, Burkina Faso, Nijer), bölgesel otonomi ve stratejik özerklik iddiasıyla yola çıkmıştır. Ancak yaşanan son kriz, ittifakın teorik hedefleri ile pratik sahadaki gerçeklikleri arasındaki makasın açıldığını göstermektedir:
4.1 Söylem ve Gerçeklik Çelişkisi
AES’in “kendi kendine yeten güvenlik mimarisi” söylemine karşın, darbe girişiminin bastırılmasında Rus unsurlarının (dron operasyonları) ve Cezayir’in (savaş uçakları) belirleyici rol oynaması, blokun dış aktörlere olan bağımlılığının devam ettiğini kanıtlamaktadır. Kriz anlarında ortaya çıkan bu acil operasyonel ihtiyaç, yerel orduların komuta-kontrol ve keşif-gözetleme kapasitelerindeki kritik eksiklikleri göz önüne sermekte; askeri otonomi söyleminin sahadaki karşılığını zayıflatmaktadır.
4.2 Dış Güç Değişimi
Batı askeri varlığının yerini tamamen Rusya merkezli rejim koruma konseptine bırakması, bölgede gerçek bir egemenlik kazanımından ziyade bir aktör değişimine işaret etmektedir. Güvenlik mimarisinin merkezine yerleşen yeni yapılar, terörle mücadeleden ziyade mevcut askeri yönetimlerin bekasını garantilemeye odaklanmakta; bu durum Sahel’in küresel güç rekabetindeki birincil nüfuz alanı olma niteliğini korumasına yol açmaktadır.
4.3 Bölgesel Güvenlik Mimarisinin Kırılganlığı ve Doktrin Karmaşası
AES yönetimlerinin kısıtlı operasyonel kaynaklarını ve nitelikli insan gücünü merkezdeki rejim güvenliğine teksif etmesi, kırsal hatlarda ve sınır ötesi geçiş noktalarında asimetrik tehditlere karşı ciddi güvenlik zafiyetleri yaratmaktadır. İttifak bünyesinde henüz standartlaşmış bir müşterek harekât doktrininin, entegre istihbarat paylaşım ağının ve ortak lojistik altyapının kurulamamış olması; kolektif savunma vaadinin taktik düzeyde işlevsellik kazanmasını engellemektedir.
4.4 Çok Kutuplu Denge Arayışı ve Askeri Bağımlılık İkilemi
Fransa’nın çekilmesiyle oluşan jeopolitik vakum, bloğu tek bir güce tamamen angaje olmaktan kaçınmaya ve Türkiye, Çin gibi yükselen aktörlerle savunma sanayii ve teknoloji tedariki üzerinden ilişkilerini çeşitlendirmeye yöneltmektedir. Ancak insansız hava araçları ve hafif zırhlı platform alımlarıyla sağlanan bu çeşitlilik, ani gelişen hibrit tehditler veya darbe krizleri esnasında hava desteği ve doğrudan müdahale kapasitesi sunan baskın aktörlerin (Moskova) belirleyici rolünü ortadan kaldırmamaktadır.
4.5 Jeopolitik İzolasyonun Ekonomik ve İdari Sürdürülebilirliği
ECOWAS ile bağların koparılması ve Batılı finansal destek mekanizmalarının askıya alınması, konfederasyon üyesi ülkeleri ağır bir ekonomik izolasyon ve bütçe baskısıyla yüz yüze bırakmaktadır. Kamu gelirlerinin büyük bölümünün askeri harcamalara ve dış güvenlik hizmetlerinin tedarikine ayrılması, bölgedeki yapısal kalkınma projelerini durma noktasına getirirken; güvenlik odaklı bu yönetilebilirlik modelinin uzun vadeli toplumsal ve stratejik özerklik hedefleriyle çelişmesine neden olmaktadır.
- ASKERİ-GÜVENLİK VE DOKTRİN DEĞERLENDİRMESİ
Nijer’de meydana gelen son olay, Sahel Devletleri İttifakı’nın (AES) temel güvenlik belgesi olan Liptako-Gourma Şartı’nın operasyonel işlevselliğini doğrudan sorgulatmıştır. Bilindiği üzere Liptako-Gourma Şartı; Mali, Burkina Faso ve Nijer tarafından 16 Eylül 2023’te imzalanan, taraf ülkelerden birine yönelik dış saldırı veya iç tecavüz/isyan durumunda ortak savunma yükümlülüğü getiren ve AES’i resmen kuran kurucu anlaşmadır.
Aşağıdaki tabloda, Nijer’de yaşanan son kriz bağlamında Liptako-Gourma Şartı’nın sahadaki uygulanabilirliği ve stratejik yansımaları değerlendirilmiştir:
|
Değerlendirme Kriteri |
Mevcut Durum / Yaşanan Risk |
Durum Değerlendirmesi ve ASSAM Perspektifi |
|
Ortak Savunma Doktrini |
Müttefik ülkelerden (Mali, Burkina Faso) sahada somut bir askeri müdahale gelmemiş, reaksiyon sadece siyasi kınama düzeyinde kalmıştır. |
İttifakın askeri tüzüğünün ve kolektif savunma mekanizmasının ağırlıklı olarak dış tehditlere karşı kurgulandığı; hiyerarşik iç askeri isyanlar ve rejim içi krizler karşısında işlevsiz kaldığı görülmektedir. |
|
Kendi Ordusuna Güvensizlik |
Mali ve Burkina Faso yakın dönemde benzer iç askeri kalkışmalar ve huzursuzluklarla yüzleşmiştir. |
Üye devletlerin müttefik ülkedeki askeri isyana doğrudan birlik kaydırarak müdahale etmemesi, kendi orduları içerisinde emsal teşkil edecek bir iç huzursuzluk veya zincirleme tepki (domino etkisi) tetikleme kaygısından kaynaklanmaktadır. |
|
Cephe-Merkez Kopukluğu |
İsyan, başkentteki muhafız birliklerinden değil; sahrada silahlı gruplarla doğrudan savaşan ve ağır kayıplar veren cephe birliklerinden patlak vermiştir. |
Siyasi otoritenin cephedeki askeri gerçeklerden kopması, ordu bünyesinde rejim karşıtı hoşnutsuzluklar üretmektedir. Cephedeki unsurlar, cunta rejiminin bekası uğruna feda edildiklerine inanmakta; bu ezilmişlik duygusu ve mesleki tükenmişlik, mevcut askeri cuntanın devamlılığını sorgulatmakta ve çözümün isyanda aranmasına yol açmaktadır. |
5.1 Operasyonel Doktrin ve Komuta-Kontrol Zafiyeti
Liptako-Gourma Şartı’nın getirdiği kâğıt üzerindeki taahhütler, üye ülkelerin taktiksel komuta-kontrol, ortak lojistik ve entegre istihbarat paylaşım kapasitelerinin yetersizliği nedeniyle sahaya yansıyamamaktadır. İttifakın müşterek bir harekât doktrininden ve hızlı reaksiyon kuvvetinden yoksun olması, Nijer örneğinde görüldüğü üzere iç kriz anlarında kolektif savunma mekanizmasını tamamen pasifize etmektedir.
5.2 Askeri Cuntaların Meşruiyet ve Beka İkilemi
Üye ülkelerdeki askeri yönetimlerin temel önceliğini “rejim bekası” (regime security) olarak belirlemesi, ulusal orduların yapısal dengesini bozmaktadır. Başkentlerde konuşlu rejim koruma birlikleri ile cephe hattında asimetrik tehditlerle doğrudan temas halinde olan birlikler arasındaki lojistik, finansal ve moral imkân farkı; askeri hiyerarşi içinde derin kırılmalara zemin hazırlamaktadır.
- REJİM GÜVENLİĞİ VE İÇ KIRILGANLIKLAR
AES üyesi üç ülkenin (Nijer, Mali, Burkina Faso) en temel ortak paydası, yönetime askeri darbelerle gelmiş olmalarıdır. Bu durum, rejim meşruiyeti ve sürdürülebilirliği açısından varoluşsal zafiyetler doğurmaktadır.
6.1 Askeri Sadakat Riski ve Hiyerarşik Kopuş
Rejimler dış tecrit veya bölgesel tehditlerden ziyade, doğrudan kendi düzenli ordularının disiplinsizliği ve huzursuzluğu nedeniyle kırılganlaşmaktadır. AES coğrafyasında ve genel olarak Afrika genelindeki otoriter yönetimlerde rejim güvenliğinin en büyük kırılma noktası, sanılanın aksine dış yaptırımlar veya bölgesel askeri müdahaleler değil, bizzat rejimleri ayakta tutan ordunun kendi iç dinamikleridir.
Cuntalar iktidara geldikten sonra komuta kademesini korumaya ve siyasi gücü konsolide etmeye odaklanırken; cephede cihatçı ve ayrılıkçı gruplarla doğrudan çatışan, ağır kayıplar veren ve yetersiz ikmal şartlarında savaşan alt kademe subaylar ile erlerin huzursuzluğunu göz ardı etmektedir. Komuta kademesi ile saha birlikleri arasında açılan bu makas, ordu içinde hiyerarşik disiplini koparmakta; lojistik zafiyetler ve ödenmeyen maaşlar gibi somut problemler askeri sadakati hızla aşındırmaktadır.
Bu durum, iktidarı elinde tutan cunta liderleri için her an patlamaya hazır bir iç tehdit yaratmaktadır. Rejimler halk desteğini ve uluslararası meşruiyeti kaybettikçe varlıklarını tamamen silahlı gücün mutlak sadakatine bağlar; ancak ordunun kendi bünyesindeki bu disiplinsizlik ve sınıfsal tırmanma hırsı, yeni bir darbenin veya saray darbesinin (palace coup) ana tetikleyicisi haline gelir. Nitekim geçmişteki bir çok örnekte olduğu gibi, askeri yönetimi deviren güç dış bir düşman değil; bizzat o yönetimi korumakla görevli olan, ancak imkânlardan yeterince pay alamadığını düşünen kendi muhafız birlikleri veya sahadaki huzursuz subay grupları olmaktadır.
Bunun en somut örneği, henüz 30’lu yaşlarda genç bir subay iken Burkina Faso’da darbe ile iktidara gelen Yüzbaşı Ibrahim Traoré’dir. Traoré’nin hızlı yükselişi ve iktidara geldikten sonra karşı karşıya kaldığı çok sayıda suikast ve darbe girişimi, ordu içindeki alt ve üst kademeler arasındaki hiyerarşik kopuşun, doymak bilmeyen sınıfsal mobilite hırsının ve kırılgan askeri sadakat mekanizmasının en somut kanıtıdır.
Yüzbaşı Traoré örneği, cunta yönetimlerinin iktidarı ele geçirdikten sonra karşılaştığı temel paradoksu açıkça göstermektedir:
- Kurumsal Disiplinsizlik ve Emsal Etkisi: Bir yüzbaşının darbe yaparak devlet başkanı olabilmesi, ordu içindeki diğer genç ve hırslı subaylar nezdinde “müfrezesini toplayan her subayın iktidarı gasp edebileceği” algısını pekiştirmiştir. Bu durum, emir-komuta zincirini tamamen felce uğratmakta ve orduyu bir güvenlik gücü olmaktan çıkarıp iç çatışma odağına dönüştürmektedir.
- Sürekli Rejim Tehdidi ve Paranoia: İktidarın halk iradesine değil, silah gücüne dayandığı sistemlerde rejim; dış tehditlerden ziyade kışlalardaki huzursuzluktan çekinir. Traoré’ye yönelik teşebbüsler, iktidar nimetlerini ve rantı paylaşamayan veya kendi sırasının geldiğini düşünen rakip askeri kliklerin varlığını doğrulamaktadır.
Sonuç olarak Ibrahim Traoré’nin sürekli bir “hayatta kalma ve rejim koruma” çıkmazına girmesi, cunta liderlerinin ülkeyi yönetmekten ve halka güvenlik sağlamaktan ziyade, kendi silah arkadaşlarına karşı korunmaya mesai harcadıklarını; bunun da askeri vesayet rejimlerini kendi içinden çürüten kaçınılmaz bir kısır döngü yarattığını kanıtlamaktadır.
6.2 Rejim Koruma Gücü Olarak Dış Aktörler
Rus paralı askerlerinin asli görevi, sahadaki silahlı örgütlerle mücadeleden doğrudan mevcut siyasi liderleri kendi ordularına karşı koruma işlevine (praetorian guard) evrilmiştir. Rusya’nın Sahel bölgesindeki askeri mevcudiyetinin geçirdiği bu dönüşüm, askeri vesayet rejimlerinin varoluşsal çelişkisini gözler önüne sermektedir. Başlangıçta kamuoyuna cihatçı terörle mücadele ve ulusal egemenliği sağlama vaadiyle sunulan Rus unsurları (Africa Corps / eski Wagner), zamanla sahadaki operasyonel odaklarını kaybetmiştir. Yerel orduların iç disiplinsizliği, subay kademelerindeki iktidar hırsı ve kışlalardan yükselen darbe tehditleri karşısında bu yapılar, asli görevlerinden saparak cunta liderlerinin şahsi koruma muhafızlarına dönüşmüştür.
Bu durum, iktidardaki askeri liderlerin kendi ulusal ordularına dahi güvenemedikleri derin bir meşruiyet ve güvenlik krizini ortaya koymaktadır. Cunta yönetimi; halktan ve sivil kurumlardan kopmanın yanı sıra, kendi silah arkadaşlarının imkân ve rant paylaşımı kaynaklı huzursuzluklarından korunabilmek için çareyi yabancı paralı askerlerin sunduğu koruma şemsiyesine sığınmakta bulmuştur. Stratejik altyapıların, devlet başkanlığı saraylarının ve kritik komuta merkezlerinin güvenliğinin Rus paralı askerlerine devredilmesi, “milli egemenlik” vaadiyle iktidara gelen yapıların, kendi varlıklarını sürdürebilmek adına yeni bir dış askeri vesayet modeline teslim olduklarını tescillemektedir.
Bu bölümdeki çıkarımları özetlersek:
- Fransa/Batı karşıtlığı üzerine inşa edilen meşruiyet, güvenlikte Rusya/Africa Corps şemsiyesine bağımlılığı artırmış; ancak bu durum bölgesel özerklik vaadiyle çelişen yeni bir vesayet doğurmuştur.
- Fransız neo-kolonyal bağlarından (CFA frangı vb.) kopma iradesi yüksek olmakla birlikte, yerel sanayileşme ve finansal bağımsızlık hedefleri alt kademedeki lojistik ve ekonomik krizlerle baskılanmaktadır.
- Liptako-Gourma Şartı’nın vaat ettiği kolektif savunma doktrini, dış tehdit odaklı tasarlandığı için orduların kendi içindeki hiyerarşik kalkışmalarda işlevsiz kalmaktadır.
- Cuntaların rejim bekası odaklı yaklaşımı, saha birlikleri ile başkentteki güç merkezleri arasında kopukluğa yol açmakta; dış aktörler terörle mücadeleden çıkıp “saray muhafızlığına” (praetorian guard) evrilmektedir.
- BULGU VE TESPİTLER IŞIĞINDA GENEL DEĞERLENDİRME
7.1. Sahel Devletleri İttifakı (AES) ekseninde gerçekleşen son gelişmeler ve Nijer’deki darbe girişimi; bölgedeki güvenlik mimarisinin, ortak bir askeri entegrasyondan ziyade benzer iç kırılganlıklara sahip rejimlerin dönemsel dayanışma bloğu niteliğinde olduğunu göstermektedir.
7.2. Mali, Burkina Faso ve Nijer’i yıllardır kıskacına alan “darbe-diktatörlük-yoksulluk-yeni darbe” kısır döngüsünün kırılması; yalnızca iktidar değişimleriyle değil, mülkiyet, kaynak bölüşümü ve devlet–ordu mimarisinin köklü bir dönüşümle yeniden inşa edilmesiyle mümkündür.
7.3. Bu doğrultuda çalışma, AES coğrafyasında kalıcı istikrarın sağlanabilmesi için sosyoekonomik adalet, sivil denetim, bağımsız yargı ve çok taraflı diplomasi odaklı kapsamlı ve bütüncül bir reform ajandasının hayata geçirilmesini şart koşmaktadır.
7.4. Bölgesel güvenliğin sürdürülebilirliği, kâğıt üzerinde kalan 5.000 kişilik ortak gücün ve Liptako-Gourma Şartı’nın işlevsel bir kolektif savunma mekanizmasına dönüştürülmesine bağlıdır.
7.5. Dış güçlere (Fransa, Rusya vb.) olan askeri ve ekonomik bağımlılığın sonlandırılması; NATO’nun 5. Maddesi’ne benzer, anayasal meşruiyeti ve “iç askeri kalkışmaları/hibrit tehditleri” de kapsayan bağlayıcı bir hukuki zeminin kurulmasını gerektirmektedir.
7.6. Türkiye’nin bağımsız ve eşitlikçi diplomasi modeli ile gelişmiş savunma sanayii kapasitesinin örnek alındığı; Daimî Müşterek Harekât Merkezi (MHM), Acil Müdahale Tugayı – Hazır Kıt’a Tabur Görev Kuvveti ve ortak istihbarat ağlarıyla desteklenen otonom bir güvenlik şemsiyesi, bölge ülkelerinin kendi öz kaynaklarıyla ayakta kalabilmesinin temel güvencesidir.
7.7. Nihai olarak, askeri tedbirlerin yalnız başına rejim istikrarını sağlayamayacağı açıktır. Doğal kaynak sözleşmelerinin şeffaflaştırılarak hammadde sömürüsüne son verilmesi, rant transferinin önlenerek gelirlerin doğrudan eğitim, sağlık ve altyapıya aktarılması, toplumda biriken çaresizlik duygusunu hafifletecektir.
7.8. Ordunun siyasete müdahale hırsından arındırılarak profesyonelleştirildiği, bağımsız yargı ve kapsayıcı vatandaşlık hukukuyla desteklenen demokratik bir yapının kurulması hem radikal terör örgütlerinin hem de darbeci kliklerin zeminini kurutarak Sahel coğrafyasında bağımsız ve müreffeh bir geleceğin kapısını aralayacaktır.
7.9. Vatandaşlık Bilinci ve Konfederal Aidiyetin Geliştirilmesi:
- AES konfederasyonunu teşkil eden her bir ülke bazında, bir “Milli Kimlik Ruhu” ile yoğrulan Vatandaşlık bilinci ve AES genelinde de “Konfederal Birlik ve Beraberlik Şuuru” oluşturulup geliştirilmesi şarttır.
- Birinci Safha (Ulusal Düzey): AES üyesi her devlette, kabileci ve etnik ayrışmaları bertaraf edecek “Kapsayıcı Vatandaşlık” ilkesinin tesis edilmesi ve buna bağlı bir “Milli Kimlik Ruhu”nun oluşturulması.
- İkinci Safha (Konfederal Düzey): Sürecin devamında, üye ülke vatandaşlarında ortak bir kader ve gelecek tasavvuru biçimlendirilerek, zihinlerde ve kalplerde “AES Konfederal Birlik ve Beraberlik” vizyonu kapsamında yüksek bir aidiyet, gurur ve ortak kimlik bilincine dönüştürülmesi sağlanmalıdır.

8. SONUÇ VE STRATEJİK ÖNERİLER
Nijer’de yaşanan son darbe girişimi; Sahel Devletleri İttifakı’nın (AES) ortak bir askeri entegrasyondan ziyade, benzer iç zafiyetleri taşıyan rejimlerin konjonktürel bir dayanışma bloğu olduğunu ortaya koymuştur. Bölgedeki “darbe-diktatörlük-fakirlik-yeni darbe” kısır döngüsünün kırılması; sadece iktidarların değişmesiyle değil, mülkiyet, bölüşüm ve yönetim mimarisinin bütüncül bir reformla baştan kurulmasıyla mümkündür.
8.1. Sosyoekonomik Adalet ve Kaynak Millileştirmesi
8.1.1. Şeffaf Kaynak Yönetimi
- Tüm madencilik, petrol ve enerji sözleşmeleri kamuoyuna, parlamentolara ve bağımsız denetim organlarına açılmalı; üretim, gelir ve vergi verileri açık veri olarak paylaşılmalıdır.
- Hammadde ihracatına dayalı sömürü modeli terk edilmeli; işlenmemiş ürün ihracatı kademeli sınırlandırılarak katma değerin ülke içinde kalmasını sağlayacak yerel sanayileşme hamleleri başlatılmalıdır.
8.1.2. Rant Transferinin Önlenmesi
- Emperyal güçler veya uluslararası şirketlerle geçmişte yapılmış tek taraflı, adaletsiz imtiyaz anlaşmaları feshedilmeli ya da milli menfaatler doğrultusunda yeniden müzakere edilmelidir.
- Doğal kaynak gelirleri cuntaların, sivil diktatörlerin veya ayrıcalıklı sınıfların lüks tüketimine ve rejimi koruma amaçlı silah alımlarına değil; doğrudan eğitim, parasız sağlık, temiz su, enerji ve altyapı hizmetlerine yatırılmalıdır.
8.2. Güvenlik Sektörü Reformu ve Ordunun Depolitizasyonu
8.2.1. Sivil Denetim
- Ordu bütçesi, silah ihaleleri ve lojistik harcamalar üzerindeki “askeri sır” perdesi kaldırılarak şeffaf biçimde sivil parlamentoların denetimine tabi tutulmalıdır.
- Üst düzey askeri tayinler, terfiler ve stratejik savunma politikaları askeri bürokrasinin keyfiyetinden çıkarılıp sivil idare ve parlamenter onay mekanizmalarına bağlanmalıdır.
8.2.2. Profesyonelleşme ve Doktrin Değişimi
- Subay eğitimi; orduyu “devletin doğal sahibi” gören vesayetçi anlayıştan arındırılmalı; Anayasa’ya sadakat, sivil otoriteye saygı ve insan hakları odaklı demokratik değerlerle yeniden yapılandırılmalıdır.
- Askerin niteliği siyasete müdahale kapasitesiyle değil; sivil idarenin direktifleri doğrultusunda vatan savunmasını taktik yetkinlik ve üst düzey disiplinle icra etme becerisiyle ölçülmelidir.
8.3. Kurumsal ve Demokratik Güvenceler
8.3.1. Bağımsız Yargı ve Anayasal Güvence
- Devlet başkanlarının iktidarlarını ebedileştirmek adına yaptıkları “sivil darbeler” ve anayasa ihlalleri engellenmeli; görev süresi sınırlandırmaları esnetilemez anayasal ilkelere dönüştürülmelidir.
- Yargı erki siyasi iktidarın baskısından tamamen kurtarılarak, hukukun üstünlüğünü ve anayasal düzeni koruyan bağımsız bir “denetçi” konumuna getirilmelidir.
8.3.2. Kapsayıcı Toplumsal Sözleşme
- Kabileci, etnik, dini veya bölgesel kayırmacılığa dayalı devlet yapısı tasfiye edilerek; tüm vatandaşlara eşit mesafede duran “kapsayıcı vatandaşlık hukuku” inşa edilmelidir.
- Ulusal zenginlik ve kamu yatırımları sadece başkentlere değil, tüm coğrafyaya adil dağıtılarak bölgesel gelişmişlik farkları kapatılmalı ve marjinalleşen kitlelerin radikalleşmesi önlenmelidir.
8.4. Dış İlişkilerde Bağımsızlık ve Bölgesel Dayanışma
8.4.1. Çok Taraflı Dış Politika
- Tek bir hegemonik güce (ABD, Fransa, Rusya vb.) olan askeri ve ekonomik bağımlılık sonlandırılmalı; milli çıkarları esas alan çok taraflı ve dengeli bir diplomasi izlenmelidir.
- Bu noktada Türkiye’nin Batı ile ittifakını sürdürürken Rusya, Çin ve Afrika aktörleriyle geliştirdiği “kazan-kazan” odaklı, eşitlikçi ve pragmatik dış politika modeli örnek alınmalıdır.
8.4.2. Afrika Birliği ve Bölgesel Örgütlerin Etkinliği
- ECOWAS ve Afrika Birliği, çifte standartlı politikalardan vazgeçerek “sıfır tolerans” ilkesini benimsemelidir. Yaptırımlar ve izolasyon mekanizmaları sadece askeri darbelerde değil, sivil liderlerin anayasayı ihlal ettiği durumlar için de kararlılıkla uygulanmalıdır.
8.5. Ortak Savunma Mekanizmasının “İç Tehditleri” Kapsaması
- Mevcut Sorun: Liptako-Gourma Şartı yalnızca dış saldırılara odaklandığı için, müttefik rejimlerin kendi ordularından kaynaklanan iç isyanlarda mekanizma atıl kalmaktadır.
- Çözüm: AES ortak askeri doktrini; dış saldırıların yanı sıra anayasal düzene ve meşru yönetime yönelen iç askeri kalkışmaları ve hibrit tehditleri kapsayacak şekilde genişletilmeli, ortak bir Askeri Yardımlaşma Sözleşmesi imzalanmalıdır.
8.6. Ortak Gücün (5.000 Kişilik Güç) Operasyonel Entegrasyonu
- Mevcut Sorun: Niamey’deki kriz anında 101. Hava Üssü’nde konuşlanma imkânı olmasına rağmen Mali ve Burkina Faso birlikleri sahada inisiyatif alamamış, süreç dış unsurlarca yürütülmüştür.
- Çözüm Hal Tarzları:
- Kâğıt üzerindeki 5.000 kişilik güç, daimî bir AES Müşterek Harekât Merkezi (MHM) altına alınmalı ve buna bağlı bağımsız bir “AES İç Güvenlik Ani Müdahale Tugayı” kurulmalıdır.
- Tugay Komutanı, üye ülkelerin bildireceği 6 aday arasından objektif/depolitik kriterlerle Konfederasyon Parlamentosu onayı ve Konfederasyon Başkanı atamasıyla belirlenmelidir.
- MHM Devamlı Yönergesine “Siyasi İstikrarsızlık ve Rejim Krizleri Yönergesi” eklenerek şu tedbirler alınmalıdır:
-
-
- Otomatik Tetikleme Mekanizması: Darbe girişimlerinde MHM’ye siyasi onay beklemeden doğrudan müdahale yetkisi verilmelidir.
- Kuvvet Çaprazlaması (Cross-Deployment): Eşzamanlı krizlerde askeri unsurların taraf olmasını engellemek için birlikler kendi ülkelerinde değil, komşu üye ülkelerin kritik altyapılarını korumakla görevlendirilmelidir.
- Sürgündeki Komuta Yetkisi: Başkentlerin kuşatılması durumunda siyasi karar organı (Müttefik Konseyi) karargâhını geçici olarak diğer üye ülkeye taşıyabilmelidir.
- İç Ajan Riskinin İzolasyonu: Birlikler içinde itaat krizi tespit edildiğinde, AES Acil Müdahale Tugayı kritik üs ve depolara denetçi güvence gücü olarak konuşlanmalıdır.
- Sivil Protesto Ayrımı: Kriz halk hareketlerinden kaynaklanıyorsa güç bastırma aracı olarak kullanılmamalı, MHM “Gözlemci ve Ara Bulucu” rol üstlenmelidir.
-
8.7. AES Ortak Savunma Mekanizması
5.000 kişilik yapının pasif durumdan çıkarılıp işletilebilir bir savunma mekanizmasına dönüştürülmesi için gereken adımlar ve tedbirler:
8.7.1. Nazari (Teorik ve Hukuki) Tedbirler
- AES 5. Maddesi: İttifak metinlerine “Üye ülkelerden birine iç/dış hibrit tehditlerce yapılan saldırı hepsine yapılmış sayılır” ilkesi eklenmelidir.
- Yeknesak Angajman Kuralları (ROE): Sıcak takip (hot pursuit) ve sınır ötesi operasyon yetkileri tüm üye ülkeler için standart hale getirilmelidir.
- Komuta Yetkisi: NATO/SACEUR benzeri bir yapıyla MHM Komutanı’na tanımlı krizlerde doğrudan birlik kaydırma yetkisi verilmelidir.
8.7.2. Sahada Uygulanması Gereken Operasyonel Tedbirler
- Daimî Müşterek Harekât Merkezi (MHM) Karargâhı: Üç ülkenin kesişim bölgesinde 7/24 esaslı çalışan daimî bir karargâh kurulmalıdır.
- Hazır Kıta Reaksiyon Birliği: 5.000 veya 7.500 kişilik Acil Müdahale Tugayı’nın içinden, takviyeli 1 Tabur kadar kuvvetiyle (Tabur Görev Kuvveti olarak teşkili halinde 1.000 – 1.200 kişiden oluşan), yüksek hareket kabiliyetine sahip, sürekli teyakkuzda zırhlı birliklerle takviyeli bir Hazır Kıta Reaksiyon Birliği görevlendirilmeli ve 7/24 esasına göre göreve hazır tutulmalıdır. Bu birlik, Acil Müdahale Tugayı içindeki diğer Taburlarla 6 ayda bir periyotla (münavebe ile) değiştirilerek, diğer birliklerin de bu alanda eğitim ve tatbikat yapmaları sağlanabilir.
AES ülkelerinden birinde, bir iç kalkışma olduğu haber alındığında, Hazır Kıta Reaksiyon Birliği derhal olaya müdahale ederken, (Hazır Kıta Reaksiyon Birliği tarafından, vaki olan kalkışma bastırılamamışsa) Acil Müdahale Tugayının geri kalan büyük kısmı da alarma geçirilerek, en geç 12 saat sonra kalkışma daha fazla büyümeden müdahale etmeye hazır olacak şekilde eğitim ve tatbikat yapmalıdır.
- Doktrin Birliği (Interoperability): AES ülke ordularının komuta, haberleşme ve lojistik sistemleri eşgüdümlü hale getirilmelidir.
- Müşterek İstihbarat: MHM bünyesinde Ortak İstihbarat Füzyon Merkezi kurulmalı, İHA/SİHA ve keşif verileri gerçek zamanlı paylaşılmalıdır.
8.7.3. Sürdürülebilirlik ve Lojistik Tedbirler
- AES Savunma Fonu: Dış finansman bağımlılığını bitirmek için GSYH oranında sabit ortak bir fon oluşturulmalıdır.
- Tedarik Standartlaşması: Araç, silah ve mühimmat bakımları bölgesel lojistik merkezler üzerinden entegre yürütülmelidir.
8.7.4. Dış Bağımlılığın Azaltılması
- Rus Africa Corps veya başka dış aktörlere olan bağımlılığı azaltmak için teknoloji transferi, lojistik ve İHA/SİHA kabiliyetleri geliştirilmeli; Türkiye gibi bağımsız savunma sanayi kapasitesine sahip ülkelerle askeri-teknik iş birliği yapılmalıdır.
8.8. Ordu-Siyaset Dengesi ve Sosyo-Ekonomik Reformlar
- Mevcut Sorun: Darbe girişimlerinin temelinde, cephede ağır kayıplar veren ve ihmal edilen birliklerin lojistik/ekonomik tatminsizliği yatmaktadır.
- Çözüm: Salt güvenlikçi politikalar yetersizdir. Cephedeki askerlerin özlük ve sosyal hakları, iaşe, ibate ve teçhizat ihtiyaçları önceliklendirilmeli; ordu içindeki huzursuzlukları önleyecek şeffaf denetim mekanizmaları kurulmalıdır.
KAYNAKÇA (REFERENCES)
African Union (AU). (2024). Communiqué of the 1188th Meeting of the Peace and Security Council on the Situation in the Sahel Region. African Union Peace and Security Council, Addis Ababa.
Armed Conflict Location & Event Data Project (ACLED). (2024). Sahel Conflict Index and Violent Extremism Trends 2023–2024. ACLED Annual Report, Washington, D.C.
Benten, M. (2024). The Resurgence of Military Coups in West Africa: Structural Causes and Regional Implications. Journal of Modern African Studies, 62(2), 145–168.
Buzan, B., Wæver, O., & de Wilde, J. (1998). Security: A New Framework for Analysis. Lynne Rienner Publishers.
Charbonneau, B. (2021). Counter-terrorism and the Politics of Intervention in the Sahel. International Affairs, 97(2), 381–397.
Cheeseman, N., & Sishuwa, S. (2021). African Elections and the Illusion of Democracy. Foreign Affairs, 100(3), 210–225.
Croissant, A., Kuehn, D., & Chambers, P. (2010). Measuring Civilian Control of the Military: A Comparative Framework. European Political Science Review, 2(3), 950–975.
Desgrais, N., & Faye, M. (2025). The Alliance of Sahel States (AES): Operational Limits and Regional Security Ambitions. African Security Review, 34(1), 79–98.
Doxsee, C., Thompson, J., & Harris, B. (2023). The Expansion of Russian Private Military Companies in Africa. Center for Strategic and International Studies (CSIS), Washington, D.C.
International Crisis Group (ICG). (2024). The Alliance of Sahel States: A Fragile Shield Against Instability. Africa Report No: 318, Dakar/Brussels.
NATO. (2022). NATO Strategic Concept 2022: Implications for Southern Flank and Sahel Security. NATO Public Diplomacy Division, Brussels.
Nsaibia, H., & Weiss, C. (2024). The Sahel Security Vacuum: Jihadi Expansion and Military Junta Responses. CTC Sentinel, 17(3), 38–52.
Pigeaud, F., & Sylla, N. S. (2021). Africa’s Last Colonial Currency: The CFA Franc Story. Pluto Press.
Riner, F. (2024). Geopolitics of the Sahel: From French Retreat to Multipolar Rivalry. Geopolitics, 29(1), 65–89.
Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI). (2025). SIPRI Yearbook 2024: Armaments, Disarmament and International Security. Oxford University Press.
Styan, D. (2023). Russia’s Return to Africa: Security Architecture and Resource Extraction in the Sahel. International Spectator, 58(4), 110–129.
Thurston, A. (2024). Jihadism and the State in the Sahel. Cambridge University Press.
United Nations Development Programme (UNDP). (2023). Journey to Extremism in Africa: Pathways to Recruitment and Disengagement. UNDP Regional Bureau for Africa, New York.
United Nations Security Council (UNSC). (2024). Report of the Secretary-General on the Situation in West Africa and the Sahel. UN Document S/2024/112, New York.
World Bank. (2024). Western and Central Africa Economic Update: Navigating Macroeconomic Volatility and Trade Disruptions. World Bank Group, Washington, D.C.

