
İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın önceki gün yaptığı ve “İran’ın komşularıyla düşman olmadığı, yapılan saldırılardan dolayı özür dilediği” yönündeki açıklamaların daha çok Azerbaycan ve Türkiye’ye yönelik olduğunu düşünüyorum.
Çünkü İran’ın en yumuşak karnı İran’daki Türkler, hassaten de Azerbaycan Türkleri’dir.
Çünkü Tebriz sadece bir şehir değil; son bin yıldır İran’ın kaderine yön veren önemli bir kamuoyu ve karar merkezidir.
Önce Türkiye’ye, ardından Azerbaycan’a yönelik olarak İran topraklarından yapılan ve rejim tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen saldırılara Türkiye ölçülü bir tepki verirken, Azerbaycan beklenmedik derecede sert bir tepki göstererek birçok kişiyi şaşırttı.
Bu sert tepki; öncesinde Azerbaycan ordusunun İran sınırına yaptığı yoğun yığınak ve sonrasında İran’daki tüm diplomatlarını geri çağırarak büyükelçilik ve konsolosluklarını kapatmasıyla birleşince, birçok çevrede Azerbaycan’ın kuzeyden İran’a baskı yapabileceği ve hatta “Türklük kartını” açarak 1828 Türkmençay Antlaşması’yla ayrılan Aras’ın iki yakasını birleştirmeye yönelik bir hamle yapabileceği ihtimalini akıllara getirdi.
Nitekim normal koşullarda yapılacak böyle bir hamlenin İran içinde belli ölçüde taraftar bulma ihtimali olabilir. Ancak mevcut konjonktürde böyle bir girişimin başarı şansı oldukça düşüktür.
Özellikle muhafazakâr çevrelerde İsrail ile kurduğu “yakın” ilişkiler nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kalan Azerbaycan’ın; İran’da dini liderlerin şehit edildiği ve ülkenin ABD/Siyonist güçler tarafından yoğun şekilde bombalandığı bir süreçte atacağı böyle bir adım, Türklük bilincinin yanı sıra emperyalist politikaların da farkında olan Güney Azerbaycan’da ters tepebilir.
Hatta bu durum, Kuzey ve Güney arasındaki ayrılığı sınırdan gönüllere taşıyabilir. Yani kaş yapayım derken göz çıkarmaya sebep olabilir.
Öte yandan ABD ve Siyonist yapının bölgede PJAK gibi sözde Kürt unsurları İran’la bir çatışmaya teşvik ettiği bir dönemde, böyle bir hamle hem son derece riskli hem de bölgeyi kontrol edilemeyen bir çatışma ortamına sürükleyebilecek potansiyele sahiptir.
Allah korusun; İran’da ve bölgede başlayacak etnik temelli bir çatışma yalnızca İran’ı değil, tüm bölgeyi etkileyebilir ve etkileri uzun yıllar sürecek düşmanlıkların ve kaotik bir düzenin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Böyle bir tablo ise en çok ABD ve İsrail’in işine yarar.
Bu özrün bir diğer muhatabı ise şüphesiz Sipah-ı Pasdaran (Devrim Muhafızları)’dır. Liderlerinin şehit edilmesinin yarattığı duygusal atmosfer ve intikam hissiyatı ile tüm kontrolü eline alan bu mekanizmanın vereceği fevri kararların, yukarıda bahsedildiği üzere, nelere yol açabileceğine yönelik açık bir uyarı niteliği taşıdığı söylenebilir.
Son olarak, Körfez ülkelerinden İran’a yönelik yeni bir cephe açılması da mevcut konjonktürde pek olası görünmemektedir. Zira İsrail/ABD saflarında İran’a yönelik gerçekleştirilecek bir saldırı, İran’dan çok Körfez’deki birçok rejimin varlığını riske atabilir.
Böyle bir saldırı hem İslam dünyası nezdinde hem de Bahreyn gibi nüfusunun yaklaşık %70’i Şiilerden oluşan bölge ülkelerinde ciddi tepkilere yol açabilir.
Elbette burada İran’ın yaptığı her şeyin doğru olduğunu söylemiyoruz. İslam ülkeleri arasında görüş, mezhep ve politika farklılıkları olabilir. Yeri ve zamanı geldiğinde yapılan yanlışlar da açık bir şekilde eleştirilmelidir.
Ancak nasıl ki Siyonistler ve Hristiyan dünyası aralarındaki onca farklılığa rağmen özellikle Müslümanlara yönelik saldırılar söz konusu olduğunda bu farklılıkları bir kenara bırakarak birlik olabiliyorsa, İslam dünyasının da bugün aynı feraseti göstermesi gerekmektedir.
Özetle, şimdi birlik zamanıdır.
Prof. Dr. Gökhan Bolat
Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi

