
Sudan’da 15 Nisan 2023’te Sudan Silahlı Kuvvetleri (SAF) ile Rapid Support Forces (RSF) arasında başlayan çatışmalar, kısa sürede bir iktidar mücadelesini aşarak ülke çapında çok katmanlı bir insani ve siyasi krize dönüşmüştür. Özellikle Darfur bölgesinde ve başkent Hartum’da yaşanan gelişmeler, yalnızca iki silahlı yapı arasındaki güç rekabetiyle açıklanamayacak ölçüde ağır insan hakları ihlali iddialarını gündeme taşımıştır. Uluslararası raporlar, RSF unsurlarına atfedilen sistematik saldırılar, etnik hedeflemeler, cinsel şiddet vakaları, zorla yerinden etmeler ve şehir içi yağma eylemlerinin çatışmanın doğasını dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır. Bu tablo, Sudan’daki krizin salt askeri bir denge problemi değil; devlet kapasitesi, güvenlik mimarisi ve toplumsal sözleşme krizinin birleşik sonucu olduğunu göstermektedir.
Darfur’da özellikle Batı Darfur ve El Geneina çevresinde Masalit topluluğuna yönelik sistematik saldırı iddiaları, 2003–2005 dönemindeki milis şiddetini hatırlatan bir örüntü sergilemektedir. Köylerin yakılması, sivillerin kimlik temelli hedef alınması, toplu mezar iddiaları ve zorla yerinden etmeler, çatışmanın demografik mühendislik boyutu taşıdığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir. Bu süreçte cinsel şiddetin yaygın ve örgütlü bir baskı aracı olarak kullanıldığına dair bulgular, toplumsal çözülmeyi hızlandıran ve kuşaklar arası travma üretme potansiyeli taşıyan bir güvenlik pratiğine işaret etmektedir. Birleşmiş Milletler verilerine göre milyonlarca kişinin yerinden edilmesi, krizi Sudan sınırlarının ötesine taşıyarak Çad başta olmak üzere komşu ülkelere doğru istikrarsızlık baskısı oluşturmuştur. Başkent Hartum’da ise sivil mahallelerin yağmalanması, sağlık tesislerinin işlevsiz hale gelmesi ve insani yardım erişiminin engellenmesi, devlet otoritesinin fiilen parçalandığını göstermektedir.
Bu gelişmeler ışığında RSF’nin yapısal karakteri ayrıca önem taşımaktadır. RSF klasik bir düzenli ordu değil; ağ tipi, milis temelli ve büyük ölçüde ekonomik kaynak kontrolüne dayalı hibrit bir paramiliter yapı görünümündedir. Altın madenleri ve yerel ticaret ağları üzerinden sağlanan finansman, onu merkezi bütçeden bağımsız kılarken, aynı zamanda savaş ekonomisine bağımlı bir aktör haline getirmektedir. Merkezi komuta–kontrol mekanizmasının sınırlı oluşu, saha komutanlarına geniş inisiyatif alanı açmakta; bu durum ise disiplin erozyonu ve aşırı şiddet riskini artırmaktadır. Etnik mobilizasyon, ekonomik çıkar ve şehir içi yağma pratiğinin birleşimi, devlet dışı fakat devletimsi bir güç üretmiştir. Bu yapı barıştan ziyade çatışma ortamında güçlenen bir model sergilemektedir; dolayısıyla kalıcı istikrar, yalnızca askeri dengeyle değil, bu ekonomik ve örgütsel modelin dönüştürülmesiyle mümkündür.
Krizin barışla sonuçlanabilmesi açısından Birleşmiş Milletler düzeyinde üç eksen öne çıkmaktadır:
İlk olarak, sahada derhal ve doğrulanabilir bir ateşkesin tesisi için Güvenlik Konseyi’nin daha net bir siyasi çerçeve oluşturması gerekmektedir. Mevcut bölünmüş uluslararası tutum, tarafların askeri çözüm arayışını teşvik etmektedir.
İkinci olarak, Darfur bağlamında yürütülen Uluslararası Ceza Mahkemesi soruşturmalarının desteklenmesi ve delil toplama mekanizmalarının güçlendirilmesi, cezasızlık kültürünü kırma açısından kritik önemdedir. Hesap verebilirlik olmadan sürdürülebilir barış ihtimali zayıftır.
Üçüncü olarak, insani yardım koridorlarının güvenliğinin tarafsız uluslararası mekanizmalarla garanti altına alınması ve yerinden edilmiş nüfusun korunmasına yönelik bölgesel koordinasyonun artırılması gerekmektedir. Sudan krizinin Çad ve Sahel hattına yayılma potansiyeli, meseleyi yalnızca ulusal değil bölgesel güvenlik başlığı haline getirmiştir.
Sudan devleti açısından ise çözüm, iki paralel hatta ilerlemek zorundadır.
Birincisi, güvenlik sektörünün yeniden yapılandırılmasıdır. Paramiliter yapıların devlet otoritesi dışında kalmasına son verecek, şeffaf ve sivil denetime açık bir güvenlik reformu olmadan istikrar sağlanamaz. RSF’nin mevcut haliyle devlet içinde özerk bir askeri-ekonomik güç olarak varlığını sürdürmesi, her türlü siyasi geçişi kırılgan kılacaktır.
İkincisi, yerel topluluklarla yeni bir toplumsal sözleşme inşa edilmesidir. Darfur’da toprak mülkiyeti, kaynak paylaşımı ve yerel yönetişim mekanizmaları yeniden düzenlenmeden, yalnızca merkezi siyasi uzlaşıyla kalıcı barış üretilemez. Etnik gerilimleri azaltacak, yerel temsil ve adalet mekanizmalarını güçlendirecek düzenlemeler uzun vadeli istikrarın temelini oluşturacaktır.
Sonuç olarak Sudan’daki kriz, askeri üstünlükle çözülebilecek bir çatışma değildir. Devlet kapasitesinin yeniden inşası, kayıt dışı terör ekonomisinin dönüştürülmesi ve cezasızlık döngüsünün kırılması birlikte ele alınmadıkça, şiddet biçim değiştirerek devam edecektir. Birleşmiş Milletler’in daha tutarlı ve yaptırım gücü yüksek bir çerçeve ortaya koyması, Sudan yönetiminin ise güvenlik reformu ve yerel uzlaşıyı eş zamanlı yürütmesi halinde barış ihtimali güçlenebilir. Aksi halde mevcut tablo, ülkenin fiili bölünme ve kalıcı savaş ekonomisi riskini artırmaktadır.

