الأربعاء, 22 أيلول/سبتمبر 2021 12:23

Afganistan’ın Yeniden Yapılandırılması Üzerine Sosyolojik Bir Okuma

كتبه Yusuf ÇAĞLAYAN
قيم الموضوع
(1 تصويت)

ÖZET

Bütün dünyanın mercek altına aldığı bir vasatta, Afganistan’ı İslam için kötü bir örnek durumuna düşürmek isteyen güçler, İslam’ın hem İslam dünyası ve hem de bütün insanlık için referans olacak doğru bir temsilini önlemek için her türlü manipülasyonu gerçekleştirmektedir. Afganistan, kültürü, nüfusu ve coğrafyası ile adeta İslam dünyasının bir kesiti ve laboratuvarı durumundadır. Bu sebeple, Afganistan’daki İslam temsili, sadece Afganistan ile sınırlı kalmayacaktır. Müdahalesini Afganistan’daki ve dolayısıyla da İslam dünyasındaki kimlik çeşitlenmeleri üzerinden yürüten stratejik akılla baş edebilecek doğru bir İslam temsili zaruri bulunmaktadır. Bu noktada Türkiye’nin destek ve katkıları hayati önemde ve belirleyici olacaktır.

 Büyük Resim

Afganistan üzerine yapılacak bir sosyolojik okuma, tarihi arka plandaki sosyolojik süreçlerin büyük resmi görülmeden gerçekçi bir şekilde yapılamaz.

Kültür, nüfus ve coğrafya arasında birbirini besleyerek güçlendiren bir etkileşim vardır. Jeopolitik; kültür, nüfus ve coğrafya arasındaki bu etkileşimin sağladığı politik etkinlik olarak tanımlanabilir. “Coğrafya, nüfusun, kültürel kimlik ve aidiyetin zeminidir. Politik söylem bu zemin üzerinde yükselir.” (1)

Büyük resmi bir medeniyet havzası olarak düşünürsek, bir medeniyetin jeopolitik gücü, temsil ettiği kültürün nüfus ve coğrafya üzerindeki bir yansımasıdır. Sosyolojik süreçler kültür, nüfus ve coğrafya arasındaki etkileşim negatif ise çözülme, pozitif ise bütünleşme yönünde ilerler.

Bir toplum üzerinde hâkimiyet ve malikiyet kurulmasında en stratejik sosyolojik hedefi, o toplumun dayanışması ve dolayısıyla da dayanışma kültürü oluşturur. Çünkü dayanışma, bireylere ve toplumlara, kendilerine yönelecek tehditlerle başa çıkabilme kapasitesi kazandıran en temel unsurdur. Dayanışma içinde olan az nüfus, dayanışma içinde olmayan, kendi içinde çatışan büyük kalabalıklara hâkim olur. Bir toplumun dayanışması yok edilmedikçe, o toplumun iradesi aşılamaz ve üzerinde siyasi, ekonomik ve askeri hâkimiyet kurulamaz.

Toplumlar etnik, mezhep ve din bağlamlarında dayanışmaktadırlar. Mesela, bu dayanışma bağlamlarından “bir kıstas olarak din unsurunu seçersek, Afrika Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar olarak sadece ikiye bölünebilir.” (2) Etnik kimlikleri seçersek, Afrika coğrafyası tam bir etnik mozaiğe, çok parçalı bir haritaya dönüşecektir. İşte dayanışma bağlamının etkisini bu örneklerle anlayabiliriz. Kültür, nüfus ve coğrafya etkileşimi; dolayısıyla jeopolitik, bu dayanışma bağlamı olgusu ile yakından ilişkilidir.

Dayanışma bağlamı, farklı toplumları tek merkezli bir politik güce dönüştürebildiği, tek bir irade altında toplayabildiği gibi, kötü huylu; yani ayrıştırıcı dayanışma bağlamları da farklı kitleler arasındaki ortak paydaları etkisizleştirerek siyasal ayrışmalara yol açabilmektedir.

Bütünleştirici dayanışma bağlamı, farklı alt kimliklerin bütünleşmesinde meşruiyet çerçevesini sağlayacak bir üst kimliktir. Farklı kimlikler arasında bir dayanışma inşa edebilecek böyle bir çerçeve kimlik, her toplumun sosyolojik mimarisinin, bütünleşmesinin, barış ve güvenliğinin temel taşıdır. Çünkü etnik ve mezhep kimlikleri kapsayan üst (çatı) kimlik bağlamı, bütün etnik ve mezhep kimlikleri arasında dayanışma üretir. Yani büyük boy dayanışmaların ve dolayısıyla da bu dayanışmanın ürettiği jeopolitiğin sosyolojik temeli, büyük boy üst/çatı/katalizör kimlik algısıdır.

Ancak madalyonun bir de arka yüzü vardır. Dayanışma bağlamı özelliği kazanmış bir alt kimlik, ayrışma/çatışma üreten bir etkiye yol açar. Mesela, toplumların etnik kimlik veya mezhep bağlamında dayanışması, diğer etnik kimlikler ve mezheplerle ayrışma ve çatışma üretir.           

Afganistan’a Müdahale Sosyolojik Boyutta Devam Ediyor

Osmanlı İmparatorluğu, emperyalist güçlerin ilgi alanına giren zengin petrol ve enerji yataklarına, stratejik sanayi hammaddelerine ve bu kaynakların Batı’ya aktarılmasında kullanılacak geçiş yollarına hâkim bir coğrafyada yer alıyordu. Osmanlı merkezli İslam dayanışması, üretimi tekeline almak ve tüketimi yaygınlaştırmak isteyen Batı için bir engel teşkil ediyordu.

Günümüzde de Afganistan benzer bir öneme sahip bir kültür, nüfus ve coğrafya alanıdır. “Orta Asya enerji kaynaklarını dünya pazarlarına ulaştıracak üç önemli çıkış noktası var: Afganistan-Pakistan hattı, Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz. Her üç bölge de birbirini tamamlayan noktalar. Orta Asya ve Ortadoğu enerji kaynakları üzerinde merkezi bir denetim kurulabilmesi için üç bölgenin de kontrol altına alınması gerekiyor. Dolayısıyla Afganistan’la başlayan harekâtın, Orta Asya-Güney ve Güneydoğu Asya cephesinin yoluna devam edebilmesi için Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bölgenin denetim altına alınması gerekiyor.” (3)

Daha da ötesi Afganistan, tıpkı Osmanlı’nın bünyesindeki bunca çeşitliliği bir arada tutan ve bütünleştiren sosyolojik kapasitesinin temel dinamiği olan dayanışmasının doğurduğu sosyolojik güç gibi, Afganistan’ın ve hatta onunla sınırlı kalmayacak bir ekonomik, askeri ve politik bütün alanlara yansıyacak ve emperyalist güçleri zor bir muhatap ile karşı karşıya getirecek bir jeopolitik tehdidin potansiyel Asya alanı olarak görülüyor. 

Afganistan bu sebeple de farklı küresel güçlerin çekişme ve çatışma alanı olarak yoğun müdahalelere maruz kalmıştır ve Önce S.S.C.B. sonra da ABD ve müttefikleri tarafından işgal edilmiştir. Bu güçlerin askeri anlamda geri çekilmiş olmaları özellikle sosyolojik anlamda da geri çekildikleri anlamına gelmeyecektir.

Denetim altına alınması hedeflenen hattın Afganistan ayağında sürdürülen savaşı sadece klasik sıcak savaş olarak görmek ve bu savaşın zaferle, önce Sovyetlerin sonra da ABD ve müttefiklerinin çekilmesi ile sonuçlandığını düşünmek en büyük yanlış olacaktır.  Afganistan’a ve Afganistan özelinde bütün İslam dünyasına karşı sürdürülen müdahalelerin sosyolojik karakteri göz ardı edilemez.

Emperyalizmin Her Daim Hedefi: Dayanışma Bağlamı

Afganistan’a sosyolojik boyutta sürdürüldüğünü belirttiğimiz müdahalenin sosyolojik karakterini anlayabilmek için, yukarıda sözünü ettiğimiz “dayanışma bağlamı” nın fonksiyonlarını iyi anlamak gerekiyor.

Dayanışma bağlamı olgusunun fonksiyonu, Westphalia(Vestfalya) öncesi ve sonrası Avrupa ile Osmanlı öncesi ve sonrası İslam dünyası arasındaki kıyas ile daha net olarak anlaşılabilir. Ta ki, Afganistan açısından dayanışma bağlamının ne ifade ettiği daha net görülsün…

Westphalia öncesi Avrupa’yı hatırlayalım. Ulus altı kültürlerin biçimlendirdiği nüfus farklı kimliklere bölünmüş, bu kimlikler etrafında dayanışmalar ise politik olarak coğrafya üzerine prenslikler, kontluklar, derebeylikler ve farklı mezheplerin kilise babaları vs. şeklinde birçok feodal kümelenmeler olarak yansımıştı. Örneğin, Britanya adası, 1600’lü yıllarda kabilelerin savaştığı vahşi bir ada idi. Almanya, Fransa ve İtalya da feodal prenslik adacıklarına bölünmüş birer kaos coğrafyası idi. Avrupa 1618-1648 yılları arasında bu alt kimlik dayanışmalarının ürettiği Otuz Yıl Savaşları’nı yaşamıştı.

Avrupa’da Otuz Yıl Savaşları’nın ardından 1648 yılında Westphalia Antlaşması imzalandı. Anlaşmanın merkez kavramı “dayanışma bağlamı” olmuştur. Westphalia süreci olarak tanımlanan ve “ulusu temel bağlılık nesnesi olarak gören ve merkezinde ulusun yer aldığı” (4) yapı, bu anlaşmanın getirdiği “dayanışma bağlamı değişiminin” bir yansımasıdır. Bu değişim Avrupa toplumlarındaki sosyolojik mimariyi bütünleşme doğrultusunda yapılandırmıştır.

Westphalia Antlaşması, ulus bağını merkezileştirerek, prenslik, kontluk, derebeylik gibi ulus altı kimliklerle parçalanmış Avrupa kimliklerini yeni bir üst/katalizör kimliğe kavuşturmuştu. Avrupa’da Westphalia ile kilise temelli devlet yapılanması, yerini milliyet ve ekonominin merkeze alındığı yeni bir örgütlenme biçimine bıraktı. Westphalia süreci, kendisini etnik ve mezhepsel bağlamda anlamlandıran insanın ulus bağlamında anlamlandırmasına yol açtı. Bu anlamlandırma da siyasal birliğin ulusal kimlikler üzerine yapılandırılmasına teorik ve felsefi temel oluşturdu. Böylece merkeze milliyet konularak ulus temelli bir devlet yapısı inşa edildi. Feodalite yerini ulus devletlere bırakmıştı. Dayanışma süreci, ulus boyutunda kalmadı. S.S.C.B çok uluslu bir devlet idi. ABD de aynıdır. Bugün Avrupa, tıpkı Osmanlı gibi çok uluslu, ulus üstü bir Avrupa Birliği düzeni kurmaya çalışıyor.

Westphalia sürecinin doğurduğu ulusçuluk, sadece Avrupa toplumlarında değil, Osmanlı’da da ulus devlet eksenli siyasal süreçlere yol açtı. Bu süreçlerin çokuluslu ve çok dinli bir siyasal örgütlenme olan Osmanlı’ya yansıması yıkıcı oldu. Ulus merkezli dayanışma, Avrupa için bütünleştirici, Osmanlı için ise ayrıştırıcı etki olarak tezahür etti. Çünkü Avrupa’daki mezhep ve diğer alt kimlikler etrafında yaşanan kanlı Otuz Yıl savaşlarından sonra Westphalia anlaşması ile gerçekleştirilen dayanışma bağlamı değişiminin fonksiyonelliği, Osmanlı’nın ulus devlet bağlamında ayrıştırılması yönünde bir Avrupa stratejisine de ilham kaynağı oldu. Westphalia sürecinin getirdiği dayanışma bağlamı değişimi, Osmanlı’ya karşı tersten uygulandı. Osmanlı bünyesindeki toplumlar bağımsızlığa ve ulus devlete özendirildi. Kültür, nüfus, coğrafya etkileşimi, Osmanlı dayanışmasını, ulus üstü boyuttan, önce ulus, bugün de ulus altı boyutlara indirgeyecek şekilde yönetildi. Osmanlı’nın dağılmasından önce Ortadoğu’nun jeopolitik yapısını belirleyen temel sosyolojik güç İslam dayanışması iken, bu sistemin dağılması ile ortaya çıkan jeopolitik yapıyı ulus dayanışmasının belirlediği bir süreç başlamıştır. Osmanlı’yı Ortadoğu’ya dönüştüren anahtar, Osmanlı dayanışmasındaki bu bağlamsal değişimdir. İslam dünyasının günümüzdeki Ortadoğu formu, dayanışma bağlamındaki bu değişimin bir tezahürüdür.

Afganistan’da yaşanan uzun iç çatışmaları da alt kimlikler etrafında dayanışan ve birbirini dışlayan çok kimlikli yapısında aramak gerekir. İşte Afganistan’a yapılan müdahalenin sosyolojik boyutta devam ettiğini belirtirken tam da bunu kastediyoruz. ABD’nin çekilmesi esnasında patlayan bombaları, bu kimliklerin birbirine kışkırtılma ve Afganistan’ı birbiri ile çatışan hasım toplumlara dönüştürme stratejisinin bir açılımı olarak görmek gerekiyor. Bu bombalar, Afgan toplumundaki dayanışma bağlamına atılan bombalardır.

Osmanlı’yı hatırlayalım. Osmanlı’da yaşanan dayanışma bağlamı değişimi süreçleri tesadüfî değildi. Ulus devletin İslam coğrafyasında yaygınlaşması, bölge toplumlarının ihtiyaçlarından çok, Batılı güçlerin kolonyal politikaları doğrultusunda gerçekleştirilen sosyolojik operasyonların eseri idi. Nitekim bu değişime paralel olarak 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Osmanlı jeopolitiği ortadan kalkmış, yeni yeni devletler, siyasal sınırlar ve rejimler ortaya çıkmış ve İslam dünyasının haritası da tedricen değişmişti. Osmanlı dönemi dayanışma bağlamı ile Osmanlı sonrası dayanışma bağlamı arasındaki farklılık, jeopolitik farklılık olarak tezahür etmişti.

Günümüzde genelde İslam dünyası ve özelde Afganistan aynı stratejinin nesnesi durumundadır. İslam bölgesinde Osmanlı’ya jeopolitik güç veren dayanışma yeteneğinin İslam’dan beslendiği gerçeği, İslam’ı ve dolayısıyla bu dayanışma yeteneğini hedef haline getirmişti. Osmanlı’nın bünyesindeki farklı kimliklerin dayanışma yeteneğini hedef alacak bir sosyolojik müdahale, Osmanlı’nın dağılmasını ve İslam bölgesinin kapılarının Batılı güçlere açılmasını sağlamıştı. 40 Yıllık Afganistan savaşında yaşananlar da aynı çerçevede ele alınmalıdır.

Afganistan’ın Geleceği ve Dayanışma Bağlamı 

Hem etnik ve hem de dini anlamda çok sayıda alt kimliklerden oluşan Afganistan’ın yeniden bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmasında sözünü ettiğimiz dayanışma bağlamı hayati öneme sahip bulunmaktadır. Emperyalist güçler ne kadar sözünü ettiğimiz bu dayanışma bağlamını hedef alıyor ise, Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında en çok korunacak, muhafaza altına alınacak yapılandırma unsuru da “dayanışma bağlamı” olmalıdır.  

Öncelikle şunu belirtelim ki: Burada kimliklerin farklılığını ve çeşitliliğini bir sorun olarak görmüyoruz. Farklı kimlikler sosyolojik bir olgudur. Çünkü kabile ve milliyet gibi farklı kimlikler, İslam’ın da kabul ettiği ve İlahi irade tarafından var edilen fıtri, ontolojik bir olgudur. Dolayısıyla da bu farklılıkların tek tipleştirilmesinden bahsetmiyoruz. “Bütünleşmiş toplum ile tek tipleşmiş toplum” (5) birbirinden farklıdır. Sorun, bu kimliklerin farklılığı değil, ortak dayanışma bağlamını yitirerek dışlayıcı ve hatta çatışmacı özellikler kazanmalarıdır.

Çok kimlikli Afgan toplumunun temel problemi de tek tipleşme değil, bütünleşme sorunudur.

Eğer alt kimliklerden birisi merkeze alınacak ise, diğer kimlikler ile çatışma ortaya çıkacaktır. Nitekim, Afganistan’ın 1979 yılında S.S.C.B. tarafından işgalinden bu yana yaşanan olaylar, Afgan coğrafyasındaki kimlikler arasındaki dayanışma veya çatışmanın ürettiği politik ve askeri güce göre değişkenlik göstermiştir. 1989 Yılında S.S.C.B.nin çekilmesi ve hatta müteakiben dağılmasının altında, Afganistan’daki farklı kimlikler arasındaki aynı hedefe yönelen dayanışma, bütünleşme yatar. Çekilme sonrası başlayan süreçte ise, bu farklı kimlikler kendi aralarında çatışmaya başlamıştır. Sovyetlere karşı ortak dayanışma bağlamı olan İslam’ın yerini, çekilmeyi müteakiben etnik, mezhepsel, otoriter, totaliter ve liderci dayanışmaların ve dolayısıyla da tek tipleşmelerin alması yeni süreci ve bu kez de ABD ve müttefiklerinin işgalini getirmiştir.

Afganistan’ın geleceği, bütünleştirici bir üst kimlik etrafında mı; tek tipleştirici bir alt kimlik etrafında mı yapılandırılacağı noktasında düğümlenmektedir.

Etnik, mezhepsel ve liderci siyasal süreçlerle birleşen din, diğer kimlikler üzerinde otoriter, totaliter ve liderci bir tahakkümün meşrulaştırma aracı haline gelebilmektedir. Din ile birleşen alt kimlikler ve dayanışmalar, alt kimlikler arasındaki çatışmalarda dini her bir tarafa motivasyon sağlayan bir araca dönüştürebilmektedir. Bunu çok iyi bilen ABD ve müttefikleri, İslam’a karşı mücadelesini bu noktaya teksif ederek, yeni süreci kimlik çatışmaları üzerinden kurgulayan bir stratejiyi her daim devrede tutmuş ve çekilmeyi müteakiben de bu noktada yoğunlaşmıştır. Esasen İslam coğrafyasına yöneltilen müdahalelerin temel stratejisi budur.

Görüldüğü üzere, Afganistan’ın geleceği, son derece hayati bir noktada, “dayanışma bağlamı” noktasında düğümlenmektedir.

İslam’a Karşı Yeni Bir Komplo Sahası: Afganistan

Uluslararası sistem, İslam’ın karşısına, yine kendi kurguladığı, dünya ölçeğinde bir terör ve kaos membaı olan bir İslam’ı (!) rakip olarak çıkarmak istemektedir. Batı’nın, Afganistan’ı uluslararası toplumdan dışlayarak, aynı kültür dünyasının diğer üyeleri açısından kötü bir örnek durumuna düşürmek istemesi sadece Afganistan’ı değil, bütün İslam dünyasını hedef alan bir stratejidir.

ABD ve müttefiklerinin bu stratejisine temel oluşturan ve İslam’a yamanan kavramlar, Müslümanlar arasında da birbirini dışlayıcı bir biçimde benimsenen “hangi İslam” çelişkisini beslediği gibi, karşılıklı olarak birbirlerini dışlamalarının temel sebebi de bu kavramlar aracılığı ile Müslüman bilincinde, dışlamanın yine İslami bir temele oturtulması ve meşrulaştırılmasıdır. Böylece İslam dünyası, birbiri ile mücadele eden, çatışan radikal ve terör bağlantılı birçok guruplara ayrıştırılarak, bu guruplar öne çıkarılarak İslam’ın dayanışma gücü imha edilmekte ve İslam’ın doğru, adil, ahlaki ve insani yüzünü insanlığa göstermesi perdelenmektedir.

Afganistan bu noktada İslam’a karşı yeni bir komplo sahası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu komplonun dinamiği şudur: ABD’nin çekilmesindeki başarısını bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılarak İslam temsilinin etnik bir kimliğin tekeline alınması…

Taliban yönetiminin “Küçük cihattan büyük cihada dönme” sınavı bu noktada düğümlenmektedir.

Nitekim Afganistan’daki Taliban Yönetimi, ilk iş olarak askeri alanda düzenli ordu kurmak ile işe başlamıştır. Bu askeri yapılanmanın Afgan toplumundaki farklı dini ve etnik unsurlar üzerinde Taliban’ın ve dolayısıyla da Taliban’ın sosyolojik kimliği olan Puştin kimliğinin otoritesini pekiştirme rolü, bu komplonun bir ayağının tahakkuku anlamına gelecektir. Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında merkezde Puştin kimliğinin otoritesini tesise yönelik olarak gerçekleştirilecek bütün idari, ekonomik ve siyasi reformlar, Afgan devletinin doğasını belirleyecektir. Merkezdeki bu doğa, çevredeki farklı dini ve etnik unsurları ile olan ilişkinin doğasını da belirleyecektir. Dini meşruiyetle pekiştirilmiş etnik dayanışma bağlamı, merkezdeki etnik kimliği, Afgan toplumundaki farklı kimlikleri gözetleyici ve kontrol edici, gerektiğinde de bastırıcı bir doğaya kavuşturacaktır. Bu tür bir yapılanma, Afganistan’da geçmişteki sosyolojik istismar alanlarının açılmasına yol açacaktır. Bu ise, yeni Afganistan’ın kültür, nüfus ve coğrafya etkileşiminden beslenen jeopolitik gücünü sıfırlayacak ve iç çatışmaları tetikleyecek yeni bir dönem başlatacaktır.

Çok sayıda etnik, dini ve kültürel çeşitliliğe sahip bir demografik yapı ve bütün bu farklı kimlikler üzerinden yapılacak müdahalelere açık bir devlet yapılanması... İşte Afganistan’da bu çeşitliliği temsil etmeyen bir devlet yapılanması, yeni devletin en büyük zaafını ve istismar alanını oluşturacaktır.

Osmanlı’yı Ortadoğu’ya dönüştüren genel stratejiyi düşünelim. Bu stratejinin temel taktiği “ayrıştırma” idi. Bu stratejinin açılımı ise, mevcut bütünleşmenin kültür tabanına müdahale olmuştu. Aynı şekilde, Afganistan’da merkezde bütün Afgan toplumunun ortak paydası olan İslam yerine, İslam’ı da tekeline almış böylece siyasi otoriteyi tekelleştirmiş bir etnik kimliğin otorite haline getirilmesi, uzun vadede bir kültürel mozaikleşme ve daha sonra da nüfusun ve coğrafyanın mozaikleşmesi sonucunu doğuracaktır. Yaşanacak iç çatışmalar ise, bütün dünya kamuoyunda kötü örnek imajını inşa edecektir.

İslam dünyasındaki ülke ve bölge içi çatışmalar olarak tezahür eden krizlere baktığımızda, bu krizleri besleyen sosyolojik dinamiklerin etnisite, mezhep, cemaat veya lider farklılıkları etrafındaki ırkçılığın değişik formları olduğu görülür. Afganistan’da A.B.D. ve batılı müttefiklerince inşa edilmeye çalışılan şey, etnik sosyoloji, mezhep sosyolojisi ve diğer alt kimliklerin ayrışmasına yol açan sosyolojik süreçlerdir.

Afganistan toplumunun etnik, mezhep, cemaat ve lider farklılıkları etrafındaki kamplaşmaları, geçmişte adeta sosyolojik bir deprem kuşağı oluşturmuş ve ülkeyi ve hatta bölgeyi önce S.S.C.B. daha sonra da ABD’nin işgaline yol açan sosyolojik bir zemine dönüştürmüştü. “Orta Asya’nın dünyaya açılan en önemli kapısı olan Afganistan’a giren ABD, Kafkaslar ve Orta Asya’da on üç askeri üs kurarak bölgenin tamamına yerleşmişti.” (6) Bu bir stratejidir ve aynı dinin mensupları, farklı mezhepler, cemaatler ve liderler, etnik kimlikler etrafında, birbirlerine farklı din mensubu muamelesi yapacak bir taassuba yönlendirilerek, bölgeye yerleşen güçlerin kalıcılığı pekiştirilmektedir.

Söz konusu aidiyet taassubunun yol açtığı sosyolojik durum, bu toplumların sadece dayanışmalarını önlemekle kalmıyor, yeniden dizayn edilmeleri için her türlü imkânları da karşı güçlere sunuyorlar. İşte, Afganistan’a müdahale sosyolojik boyutta devam ediyor derken bunu da kastediyoruz. Afganistan’ın geleceği, bu dayanışma bağlamında düğümlenmektedir. Afganistan’a karşı sürdürülen sosyolojik savaş, Afganistan’daki büyük boy dayanışma dinamiklerini ortadan kaldırmaya yöneliktir. Yeniden yapılandırmada, “dayanışma bağlamının” yanlış seçilmesi, sosyolojik savaşı kaybetmeye ve ardından yeni iç çatışma süreçlerine yol açacaktır.

Hz. Peygamber’in Medine Toplumunu İnşasında Dayanışma Bağlamı Değişimi

Hz. Peygamber’in tek bir şehir devleti altında topladığı Medine toplumu, tek tip bir toplum değildi. Üst kimlik çerçevesi İslam olmakla birlikte, Müslümanlar da o dönemde çok farklı, hatta birbiriyle hasım Arap kabilelerinden oluşuyordu. Cahiliye dönemi olarak tanımlanan İslam öncesi dönemden kalma dayanışma bağlamını geleneksel olarak devam ettiren kabileler bulunuyordu. Evs ve Hazreç kabileleri bunun en tipik örneğidir. Hz. Peygamber, bu iki kabile arasındaki etnik ben idraki bağlamında yaşanan krizleri, bu kabilelerin dayanışmasını, etnik kimlik çerçevesinden, İslam kimliği çerçevesine taşıyarak; bu kimliklerin bağlanma davranışı bozukluğunu çözmüştür. Toplumun dayanışmasındaki böyle temel bağlamsal değişimlerle, İslam toplumunu farklı din ve kültür gruplarına da açan ve çok milletli, çok kültürlü, çok dinli açık toplum inşa eden sosyolojik bir süreç başlatmıştır.

Türkiye ve İslam dünyasının, Afganistan’a yapacağı en büyük destek, Afganistan’daki İslam’ın dayanışma mükellefiyetlerini öne çıkararak, farklı alt kimlikleri bütünleyen ortak bir kimlik çerçevesini devreye sokmak olmalıdır.

Dayanışma Bağlamı Nasıl Manipüle Ediliyor: Afganistan Örneği

Günümüzde İslam’ı terörle, tekfirle, mezhepçilikle, etnisite ile temsil edenler, İslam’a değil, statükoya hizmet eden sosyolojik ajan guruplardır. İslam adına, İslam’a karşı savaşan vekalet savaşçılarıdır. Dolayısıyla bu gurupların iktidarları da vekalet iktidarları olacaktır. Bugüne kadar da böyle olmuştur.

Afganistan’da gerçekleştirilen ve S.S.C.B.’ye karşı verilen savaş ne kadar meşru ise, S.S.C.B.’nin yenilerek çekilmesinden sonra başlayan iç savaş ise o kadar gayrimeşrudur. İslam dışıdır. Yine A.B.D. ve müttefiklerine karşı verilen savaş ne kadar meşru ise, müteakiben İslam’ın açık toplum esaslarını hayata geçirmeyen bir yapılanma da o kadar gayrimeşru ve İslam dışı olacaktır.

Afganistan yönetiminin yeniden yapılanmasında İslam’ın ahlakı, barışı, dayanışması, kardeşliği, jeokültürü ve jeopolitiği ile kısaca medeniyeti ile temsilini provoke eden bir stratejinin sürece müdahale ettiği akıldan çıkarılmamalıdır.

Bütün dünyanın mercek altına aldığı bir vasatta, Afganistan’ı İslam için kötü bir örnek durumuna düşürmek isteyen güçler, İslam’ın hem İslam dünyası ve hem de bütün insanlık için referans olacak doğru bir temsilini önlemek için her türlü manipülasyonu gerçekleştirmektedir. Afganistan, kültürü, nüfusu ve coğrafyası ile adeta İslam dünyasının bir kesiti ve laboratuvarı durumundadır. Bu sebeple, Afganistan’daki İslam temsili, sadece Afganistan ile sınırlı kalmayacaktır. Müdahalesini Afganistan’daki ve dolayısıyla da İslam dünyasındaki kimlik çeşitlenmeleri üzerinden yürüten stratejik akılla baş edebilecek doğru bir İslam temsili zaruri bulunmaktadır.

Türkiye Afganistan’a Nasıl Destek Verebilir?

İslam’ın Osmanlı pratiğinin kurulması ve Osmanlı’nın dağılması süreçlerini yaşamış olan Türkiye’ye düşen vazife, Afganistan özelinde, istismar alanlarını iyileştirmek, doğru İslam’ı temsil boşluklarını gidermek konusunda gerekli desteği vermektir.

Türkiye Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında iki temel vazife ile mükellef bulunmaktadır: Hangi İslam krizinin aşılması ve İslam’dan üç temel sapmanın önlenmesi…

Birinci Vazife: Hangi İslam Krizinin Aşılması

Hangi İslam krizinin kökeninde, özellikle müteşabih (yani manayı teşbih, temsil ve mecaz ile anlatan) Ayet ve Hadislerin yorumları bulunmaktadır. Bu Ayet ve Hadislerdeki teşbih, temsil ve mecazlara “müteşabihat” denilmektedir.

“Bu Ayet ve sahih Hadisler üç kaziyeyi (hükmü) mutazammındır (kapsar):

Birincisi: Ayetler, Allah’ın (C.C.); Hadisler, Peygamberin (S.A.V.) kelâmıdır.

İkincisi: Kelâmın mana-yı muradı hak ve sadıktır. (Ayetten Allah, hadisten Peygamber hangi manayı kastetmiş ise, o mana hak ve sadıktır; doğru ve gerçektir.)

Üçüncü kaziye: “Bu kelâmda murad budur. Ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum.” (Yani ayetin veya hadisin manası budur, ben gösteriyorum.) İşte bu üçüncü kaziyede ihtilafat feveran eder.

İlk iki hükümde ihtilaf olamaz. Bu iki hüküm, göreli ve bağlı değildir. Hiçbir kayıt ve şartı, istisnası yoktur. İçtihada ve istişareye konu edilemez. Çünkü ayetin Allah’ın kelamı olduğunu; sahih hadisin Peygamberin sözü olduğunu ve ayet ve sahih hadisin murat ettiği mananın hak ve sadık olduğunu itikad etmek, kabul etmek, bu ikisinde ittifak etmek, ihtilafa düşmemek gerektir. Aksi takdirde, birincisini inkâr eden, mükâbir (doğruyu kabul etmeyen), kâzib (yalancı) olur. İkincisini inkâr eden adam dalalete gider, zulmete (inkâr karanlığına) düşer.

Üçüncü hükümde ise, ihtilaf olabilir. Çünkü beşer yorumudur, göreli ve bağlıdır. Yani yorum öznelerinin devrine, birikimine göre değişebilir. Ayet ve hadisten çıkarılacak mana ve murat, teşehhi ile (hırs ve hevesle) değil, içtihadın neticesidir. Zaten müçtehid olan başka müçtehidin taklidine mükellef değildir. Bunu inkâr eden, yani ayet ve hadisin bir kimse tarafından yapılan yorumunu ve anlamlandırmasını inkâr eden, eğer yine mukabil bir içtihat ile olsa küfre düşmez.” (7)

İşte bu üçüncü kaziye kapsamındaki, müteşabih ayet ve hadisin mana-yı muradı, içtihada ve istişareye konu olabilir. İçtihat ve istişare ile varılan hükümler çeşitlenebilir. Bu çeşitlenmeler, mezheplerin ve cemaatlerin de çeşitlenmesine yol açmaktadır. Bu üçüncü noktada; yani müteşabih Ayet ve Hadislerin yorumunda farklı görüşlerin ortaya çıkması normaldir. Yeter ki bu görüşler ehlinin içtihadı olsun. Aksi halde, yorumcunun bilgi birikimine, uzmanlığına, zamana ve topluma bağlı/göreli tarihsel olan bir yorum, bütün zamanlar için geçerli tek anlama indirgendiği takdirde, ayet ve hadisler ilânihaye yeni görüşlere, yorumlara, toplumsal değişimlere, içtihatlara kapatılmış olacaktır.

İşte “İslam dünyasının ağına düştüğü “Hangi İslam Krizi” bu damardan beslenmektedir.

Müslümanlar arasındaki ihtilaflar ve husumetin kaynağına baktığımızda, altında iki yanlış anlayışın yattığı görülür:

  • Üçüncü kaziye kapsamındaki ayet ve hadislerdeki müteşabihatın mana-yı muradını kendi içtihat ve yorumuna indirgemek, kendi anlayışının tekeline almak.
  • Bu içtihadı “itikadileştirerek” bütün Müslümanları kabule icbar ve kabul etmeyenleri mükâbir; yani doğru sözü kabul etmeyen, haksız olduğu halde hak iddiasında bulunan olarak kabul etmek veya inkâr edenleri “tekfir” etmek… (8)

Hakikati tekeline alan bu indirgemeci anlayış, “Hak benim anlayışımdır,” dalaletidir. Hürriyetle, imanın ve İslamiyet’in ve hatta insaniyetin bağını kesen bir anlayıştır. Böyle bir anlayış zemininde, İslam dünyasının ittifak ve ittihadı mümkün değildir. Bilakis, itikadların ve itikad guruplarının çeşitlenmesine, birbirini tekfir ederek, kendi aralarında çatışmalarına yol açacaktır. Günümüzdeki hangi İslam krizinin temelinde bu beşerî yorumların ve içtihatların “itikadileştirilmesi” yatmaktadır. Hangi İslam krizinin en etkili unsurlarından biri, tekfirci (kendileri dışındaki İslam mensuplarını İslam’dan çıkmış kabul eden) temsillerdir. Bu tekfirci temsillerin oluşumunda, kök sorun, dini alandaki “göreli yorumların itikadileştirilmesi” sorunudur.

Fen bilimlerindeki evrenselliğe karşılık, sosyal bilimlerdeki dinamik, göreli ve bağlamsal özelliğin göz ardı edilmesi, bu itikadileştirme sorununa yol açmaktadır.

Kaldı ki, fen bilimlerinde ulaşılan verilerin hakikate delaleti dahi tartışmalıdır. Bunun en açık misali, Batlamyus, Newton, Einstein ve Heisenberg fiziği arasındaki farklılıklardır.

Fizik hakikatin bu farklı zamanlardaki her bir idraki, o dönemlerde, hakikatin nihai boyutu olarak kabul edilmiş, göreli bilgi boyutunu aşan bir inanç ve itikat anlamı yüklenmişti. Ancak artık anlaşılmıştır ki, insanlığın fizik hakikate dair bilgisi dahi bağlı ve göreli bilgidir ve dolayısıyla ömürlü bilgidir.

İnsanların kendi zaviyesinden, bakış açısından algıladığı şey, gerçekte hakikatin göreli algısıdır. Bu husus sadece dini alanda geçerli değildir. Hayatın her alanında bu görelilik olgusu geçerlidir. İnsanın idraki, zamana, mekâna, ulaşılan ilmi seviyeye ve ahval-i zamana görelidir. Hakikat, bu göreli idrake indirgenemez.

Siyasi ve sosyal hadiselerde bu görelilik ve bağlamsal özellik daha da karmaşıktır.

Yorum özneleri çoğaldıkça, karşılıklı mutlaklaştırma ve itikadileştirmeler kendi aralarında çatışmaya girecektir. İlgili taraflar, bu göreli yorumu, bir beşerin yorumu ve hükmü değil, İslam’ın hükmü diye dayatma, uymayanları tekfir etme ve hatta bunlara karşı cihat ilan etme noktasına gelir. İslam dünyasında yaşanan dayanışma krizlerinin altında bu görelilik olgusu yer almaktadır.

İşte İslam’ın hakikati bu noktadan manipüle edilmekte ve İslam’a karşı yürütülen müdahalenin sosyolojik bir silahına dönüşen bu tekfirci akımlar kurulup, desteklenmektedir. İslam’ı ve İslam dünyasını kilitleyen bu tekfirci temsilleri doğru teşhis etmek ve bu temsillerin felsefesini, bizatihi Kur’an’ın ve sünnetin sahih esasları ile çürütmek gerekir.

İnsanların kimlik arayışı, bir meşrulaştırma aracı olarak İslam ile birleştiğinde, ortaya çıkan şiddet ve terörün de İslam’a mal edileceği açıktır. Bunu çok iyi bilen Batı, İslam’a karşı mücadelesini, yine İslam’ın içinden devşirdiği ve örgütlediği tekfirci, radikal ve saptırılmış sözde cihatçı akımlar eliyle yürütmektedir. Bu türden guruplar, İslam dünyasına yönelik sosyolojik saldırıların iç bileşenleridir.

İslam’ın özü ve hakikati ile bağdaşmayan, sadece İslam’ı araçsallaştıran bu patolojik akımların işlevi, İslam’ın jeopolitiğini, kendi cephesinden manipüle etmekten ibarettir. Sözde İslam adına savaşarak (!) Batı’nın “büyük boy İslam dayanışmasını” önleyici savaşını meşrulaştıran rollerle ortaya çıkan bu ajan guruplar, İslam dünyasında “hangi İslam krizini” şiddetlendirmektedir.

Oryantalistler bu damardan girerek, tekfirci temsilleri yaygınlaştırmakta, Müslümanlara birbirlerini tekfir ettirmek için son derece etkili sosyolojik operasyonlar gerçekleştirmektedir. Bu operasyonların fonksiyonu ise, aynı din mensuplarının birbirlerini karşılıklı olarak dışlamaları, ayrışmaları ve daha da kötüsü kendi aralarında çatışmalarıdır.

Afganistan’ın böyle bir tuzağa düşürülmesi için var güçleri ile çalışanlara karşı, itikadileştirilmiş göreli, bağlamsal, dönemsel ve kişisel yorumlar değil, Kur’an ve Hz. Peygamberin sünneti temel alınarak, sosyolojik süreçler bütünleşme doğrultusunda yönetilmeli, her türlü provokasyonlara gelinmemelidir.

Türkiye bu noktada Afganistan’a destek olmalıdır.  

İkinci Vazife: İslam’dan Üç Temel Sapmanın Önlenmesi

İslam dünyasının kendi içinde yaşadığı dayanışma krizleri, tarihi süreç içinde yaşanan üç tür sapma/çatışma temelinde gelişmiştir: (1) Adalet-i mahza-adalet-i izafiye çatışması; (2) Hilafet-saltanat çatışması ve (3) Din-milliyet çatışması. (9)

Bu üç tür çatışmanın temel karakteristiği, bizatihi Müslümanların, yine bizatihi İslam ile çatışması oluşu ve dolayısıyla da bir medeniyet içi çatışma olarak Müslümanların etnik ve mezhep kimlikleri bağlamında kendi kendileriyle savaşmasıdır.

Bu üç tür çatışma, İslam toplumlarının içinde bulunduğu dayanışma krizlerinin sosyolojik süreçlerini beslemektedir. Bu üç sapmanın ağına düşürülen ve dayanışma yeteneği köreltilmiş Müslüman toplumlar, gerçekte Batı jeopolitiğinin kurguladığı emperyalist statükoya süreklilik kazandıran en önemli bileşenlerden birini oluşturmaktadır. Bu gerçeğin en acı misali Afganistan’da yaşanmıştır.

İslam toplumlarının siyasal dayanışmasının temerküz ettiği devletler ve özellikle de Osmanlı Devleti, bu üç sapma/çatışma ile tarih sahnesinden silinmiştir. Böylece küresel statükonun önündeki en büyük engel olan Osmanlı jeopolitiği ortadan kaldırılmıştır.

Osmanlı bakiyesi devletlerin ulusalcı karakteri, bölgede patlayan etnik kimlikler ve özellikle Türkiye’deki Türk ve Kürt ulusalcı yapılar, bu üç sapma/çatışma ile birebir ilişkilidir. Bu üç sapma/çatışma, dün nasıl ki küresel statüko güçlerinin istismarına alan açmış ise, günümüzde de bu yapının değişmesini önleyen, sürekliliğini sağlayan bir etki doğurmaktadır.

“Sosyolojik savaş” kavramı bağlamında bu üç çatışmayı analiz ettiğimizde, İslam toplumlarının tarihi süreç içinde adalet-i mahzadan adalet-i izafiyeye; hilafetten saltanata, İslam milliyeti ekseninden, ulus eksenine kayması için yoğun sosyolojik saldırılara maruz kaldığını söyleyebiliriz. Bu saldırılar günümüzde de Suriye, Irak’ta olduğu gibi özellikle de Afganistan’da şiddetlenmiş bulunmaktadır.

Batı jeopolitiğinin gerek sosyolojik savaş safhası ve gerekse önleyici sosyolojik savaş safhasında gerçekleştirdiği sosyolojik operasyonlar, Müslüman kimlikler üzerinde İslam’dan bu üç ana sapmaya yol açmış ve bu kimlikleri dayanışma krizine sürüklemiştir. Böylece Müslümanlar, ele ele verip sorunlarla mücadele edecekleri yerde, geçirdikleri bu dayanışma krizi ile birbirlerine saldırmaktadırlar.

Adalet-i mahza-adalet-i izafiye, hilafet-saltanat ve din-milliyet kavramlarının kısaca açıklanması, bu üç sapmanın hâkim olacağı bir Afganistan yapılanmasında orta ve uzun vadede ne kadar yıkıcı olacağının ve insanlığın bilincinde nasıl bir İslam algısını inşa edeceğinin anlaşılmasında ufuk açıcı olacaktır.

Adalet-i Mahza-Adalet-i İzafiye Çatışması

Adalet-i mahza, salt adalet demektir. Adalet-i mahza tektir. Sadece adalettir. Adalet-i mahza, ne bir ırkı ne bir zümreyi ne bir şahsı veya ideolojiyi temel almayan, salt insanı ve o insanın hak ve hukukunu temel alan bir adalet anlayışıdır. Salt hakka ve hukukun üstünlüğüne izafe edilir. Adalet-i mahza’da paradigma, bizatihi adaletin kendisidir. Adalet başka bir şeye değil, her şey adalete görelidir.

Adalet-i mahza, insanların hukuku yanında hayvanların, bitkilerin ve hatta cansız varlıkların, yani ekolojik düzenin hukukuna da şamildir.

Kısaca verilecek hüküm, kişilerin cinsiyetine, ırkına, dinine, zümresine ve ideolojisine göre farklılaşmaz. Tek bir hüküm verilir. O hüküm de adalet adına verilir ve salt adaleti temsil eder.

İslam’da, bireysel ilişkilerin, toplumsal yapının ve işleyişin merkezinde adalet-i mahza vardır.

 İzafi (göreli) adaletin kaynağı ise, tek değildir. Çünkü adaletin izafe edileceği sonsuz sayıda paradigma olabilir: Irk, çıkar, ideoloji, diktatör, zümre gibi... Adalet bunlara görelidir. Bu adalet anlayışı İslam’ın adalet anlayışına zıttır. Adaletin siyasete, ırka, zümreye, çıkara, diktatöre vs. görelileşmesi; bunlardan birinin merkeze alınması, İslam’ın adalet anlayışından, İslam’dan sapmadır. İslam’a karşı yöneltilen en etkili sosyolojik saldırı, Müslümanların içinden adalet-i izafiyeyi, dolayısıyla bu sapmayı temsil eden ihtilalci topluluklar, örgütler oluşturmaktır. Afganistan’a yöneltilen en yıkıcı sosyolojik saldırılardan birinin, merkeze adalet-i izafiyeyi temsil eden bir yönetim öznesinin yapılandırılması olacaktır. Böyle bir yapılandırmanın, insanlığın bilincinde nasıl bir İslam imajı inşa edeceğini görmek gerekir. Toplum kesimlerini zulmeden ve zulme uğrayan olarak kamplaştıran bir İslam imajına müsaade edilmemelidir.

Eğer bir toplum, merkeze bir ırk veya ideolojiyi koyarak, bunları adalette belirleyici yapar ve adalet mekanizmasını bunlara göreli olarak yapılandırırsa, yasaları bunlara göre üretirse, adalet-i mahza, yani sırf adalet gerçekleşmez. Toplum ve bireyler bu tür bir adalet anlayışı ile zulmeden ve zulme uğrayan olarak iki kategoriye ayrılırlar. Bu toplum Müslüman bir toplum ise, adalet-i mahzayı terk edip adalet-i izafiyeye yönelmiş ise, İslam’dan sapmış ve hatta İslam ile çatışmaya başlamış demektir.

İnsan, yaratılışı itibariyle ancak adalet-i mahza ile tatmin olabilir. Adalet-i izafiye insanları bir yandan zulme, öte yandan isyana sevk eder. Toplumu, adalet-i mahza isteyenlerle, adalet-i izafiyeyi uygulayanlar arasında statükoyu koruma-değiştirme gerilimine sürükler. Eğer adalet, bir ırka izafi hale gelmişse, farklı kökenli insanların ırki köken etrafında tersten kimlik inşasına ve dayanışmasına ve etnik çatışmaya yol açar. Adalet bir ideolojiye izafe edilmiş ise, adalet o doğrultuda siyasallaşır ve bir ideolojik denetim mekanizmasına dönüşür; mahkemeler, hukuka değil, ideolojiye uygunluk denetimi yaparlar.

Adalet-i izafiye, nisbi (bağlı) adalet olduğu için, toplumlar adaletin nispet ve izafe edildiği merkez özneler arasında el değiştirir durur. Toplumun örgütlenmesinin merkezinde bir diktatör varsa, başka biri gelir, diğerinin yerini alır; bir ideoloji varsa, başka bir ideoloji onun yerini alır. Bir ırk merkezi ele geçirir, diğer ırka karşı adalet-i mahzadan uzaklaşır. Böylece merkezdeki bu değişimlere göre, adalet de dönüşecektir.

Kur’an kıssalarında, bir yandan toplumları kendilerine görelileştirmiş despot modellerinden, öte yandan bir despota göreli hale gelmiş toplumlardan bahsedilir. Birey ve toplumlar üzerinde sulta oluşturanlar kendilerini birey ve toplumların rabbi olarak görmektedirler.  Birey ve toplumlar da bu despotları rab edinmişlerdir.

Kur’an’daki Firavun ve Nemrut modelleri, insanlar üzerinde kendilerini ve iktidarlarını merkezileştiren bir sulta kurmuş modellerdir. Dolayısıyla da yönetimi, adaleti kendilerine görelileştirmiş modellerdir. Örneğin Firavun modeli, birey ve toplum üzerinde tam bir tahakküm kurmuştur. Firavun, birey ve toplumu kendi çıkarlarına, hazlarına ve otoritesine göreli bir şekil ve kalıba döken bir saltanat öznesidir. Kendini rab ilan etmiştir. Bütün sistem Firavun merkezlidir ve her şey Firavun(a) göre şekillenmiştir. Öğrenilmiş çaresizlik bütün toplumu kuşatmıştır. Hz. Musa Firavun’a giderek, Firavun’u ve ona tabi olanları Allah’a iman etmeye ve O’na kul olmaya davet etmiştir. Davetini, despotik statükonun öznesine (Firavun’a) ve nesnesine (topluma) yöneltmiştir. Firavun, bu daveti kabul etmemiştir. Ancak bu davet, Firavun’un nesnesi olmuş toplumda değişimin fitilini ateşlemiştir. Firavun merkezli statükoyu tehdit eden sosyolojik bir süreç başlamıştır. Statüko-değişim gerilimi, Firavun’un helaki ile sonuçlanmıştır.

Sistematik olarak ve keskin çizgilerle belirgin şekilde algılanmasa da toplumlarda yaşanan bütün gerilimlerin altında, sözünü ettiğimiz adalet-i mahza/adalet-i izafiye çatışması yer almaktadır.

Bir devletin yapılanmasında, önemli olan merkezde adalet-i mahzayı temsil edecek bir yönetim öznesinin bulunmasıdır. Bu bağlamda karşılaştırdığımızda, Firavun’un sarayı ve otoritesi ile Hz. Süleyman’ın sarayı ve otoritesi arasındaki fark, adalet-i izafiye ile adalet-i mahza arasındaki farktır.

Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında, adalet-i mahza mı, adalet-i izafiye mi temel alınacaktır? Dahası, Afganistan’ı yeniden yapılandıracak aktörlerin dünyasında, adalet-i mahza; adalet-i izafiye gibi bir olgu hakkında bir farkındalık var mıdır?

Türkiye, Afganistan’da adalet-i mahzayı temsil eden, adalet-i izafiyeyi reddeden bir yönetim kurulması hususunda yeniden yapılandırma aktörlerine gerekli bilgi ve farkındalık desteği vermelidir.

Hilafet-Saltanat Çatışması

Günümüzde İslam’ın birçok kavramı gibi hilafet kavramı da çarpıtılmıştır. Hilafet salt siyasal bir kavram olarak algılanmakta, Batı’daki teokrasinin karşılığı olarak tanımlanmaktadır. Bu algı ve tanımlama doğru değildir.  Çünkü İslam’da ruhban, dolayısıyla da ruhban saltanatı, ruhbana izafi bir hukuk sistemi veya siyasi sistem söz konusu değildir.

Öte yandan hilafet, İslam’da insanla alakalı ontolojik bir kavramdır. Çünkü insan halife-i arz olarak yaratılmıştır. Her insanın yaratıcı ile ilişkisi Rab-kul; birbirleriyle ilişkisi ise kul-kul ilişkisidir. Hiçbir insan diğer insanlarla rab-kul ilişkisi kuramaz. Aksi halde, bu ilişkiyi kuranlar yaratıcıya şirk koşmuş olurlar. İslam’da hem kul üzerinde rab’lik iddia etmek, hem de kulu rab kabul etmek, kula kul olmaktır ve şirktir.

İnsan bilim ve teknoloji alanında “tekvinî kanunlar”a (yani varlığın yaratılışı ile ilgili kanunlar, tabiat kanunlarına) riayet ederek ilerlediği gibi, tutum ve davranışlarında ve bitki, hayvan ve insanlarla ilişkilerinde de “teklifî kanunlar”a (İslam’ın insana yüklediği mükellefiyetlere, ahlaka ve hukuka) riayet etmekle mükelleftir. Bu mükellefiyete riayet etmediği zaman, insanın bizatihi kendi içinde bir duygunun saltanatı oluşur. Yani, insan kendi nefsini rab edinerek, nefsinin kulu haline gelir. Bu iç saltanat, o insanı dış dünyadaki ilişkilerinde bir saltanat ve tahakküm öznesi haline getirir. Artık, o insan sultası altına girdiği duyguya bağlı olarak davranış modelleri üreten bir varlık haline gelmiştir. Saltanat ve tahakküm öznesi haline gelmiş insanların diğer insanlarla ilişkileri ise kul-kul ilişkisi değil rab-kul ilişkisine dönüşür. Yani, insanlar Allah’ın kulu olarak bütün kullardan özgürleşmek yerine, kulların kulu haline gelirler.

Bu durum sadece bireyler için değil toplumlar için de geçerlidir.  Mesela, bir insan diğer insanlarla ilişkisinde, kendi çıkarını, kendi gücünü, kendi hazlarını merkeze alarak ya da bir grup insan bu merkezde çıkar ve güç birliği yaparak diğer insanlar üzerinde tahakküm vaziyeti alır. Devleti, siyaseti, kurumları ve özellikle de adalet kurumlarını ele geçirerek, kendi çıkarını, otoritesini devlet, siyaset ve adalet diye dayatır. Zulüm örgütlü ve sistematik bir boyut kazanır.

Halife-i arz olan insan, izafi hukuka değil, objektif hukuka rıza gösterir. Yönetimde despotik iradeye değil, liyakate; istişare/meşveret ile ortaya çıkan ortak akla tabi olur. Aksi takdirde, bir halife-i arz değil, saltanat nesnesi konumuna düşer.

Halife-i arz olma sorumluluğu, sadece bireyler için değil, toplumlar için de geçerlidir. Yönetimler de halife-i arz olmakla mükelleftir.  Bu mükellefiyet çerçevesinde kaldıkları sürece, bu sıfata sahip olurlar. Aksi halde, bu sıfatı yitirirler ve hangi paradigmayı (ırk, zümre, çıkar, ideoloji, kişi) temsil ediyorsa, o paradigmanın saltanat öznesine dönüşürler.

İşte tarihsel İslam’da hilafet-saltanat çatışması; İslam’dan bir sapmadır. İslam dünyasının dayanışma krizlerinin sebeplerinden birisi de bu sapmadır. İslam düşmanlarının en fonksiyonel sosyolojik silahlarından biri, İslam dünyasında hilafet-saltanat çatışmasını kışkırtmaktır. Günümüzde artık, hilafet saltanat çatışması sona ermiş, bütün İslam toplumlarında saltanat hâkim kılınmış; saltanat-saltanat çatışmaları yaşanmaktadır.

Saltanat öznelerinin ve İslam toplumları üzerinde sulta kurmuş yöneticilerin, küresel statüko güçleri ile iş birliği ve bu güçlerin vekalet iktidarına dönüşmeleri kaçınılmazdır. Statükoya karşı oluşumlar yerelde bu iktidarlarla denetim altına alınmaktadır.

Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında, İslami anlamda hilafet mi, yoksa saltanat mı temel alınacaktır? Dahası, Afganistan’ı yeniden yapılandıracakların İslam’dan sapma olan saltanat kurma hatasına düşmeyelim diye bir kaygıları var mıdır? Yoksa, “A.B.D. yi yendik, İslam’ı biz temsil ediyoruz” diyerek ve kendilerini meşru bir merkezi otorite kabul ederek, tam da işaret ettiğimiz saltanatı temsil eden bir yapılanmaya mı gidilecektir?

Türkiye’nin vazifesi, Afganistan’da saltanatı temsil eden bir yönetim kurulmasının önlenmesi hususunda yeniden yapılandırma aktörlerine gerekli bilgi ve farkındalık desteği vermek olmalıdır.

Din-Milliyet Çatışmasının Önlenmesi

İslam’ın temel aldığı kavramlardan biri de din kavramıdır. İnsanlar, her durumda üç seçenek ile karşı karşıya bulunurlar: İfrat, tefrit ve itidal...

İfrat, haddini yani meşru sınırı aşmak, başkasının hak sınırlarına tecavüz etmek anlamına gelir.

Meşru haklarını dahi koruyamama, tefrit tutum ve davranış özelliğidir.

İtidal ise, kişinin ne ifrata ne de tefrite düşmesidir. Kimsenin hakkına tecavüz etmeme; kendi hakkını ve meşru çıkarlarını da koruma tutumudur.

İşte, İslam’da din kavramı “sırat-ı müstakim” (Dosdoğru yol.) olarak ifade edilen itidal tutumu temsil etmektedir.

İfrat, tefrit ve itidal tutum ve davranışlar, bireysel hayatın günlük akışı içinde çok çeşitli alanlarda ortaya çıkmaktadır.

Milliyet kavramı da ifrat, tefrit ve itidal boyutlarında anlam kazanabilir. İslam, milliyet konusunda da sırat-ı müstakimi temsil eder. İslam, milliyeti kabul eder. İnsanların ve toplulukların etnik şuurunu ve aidiyetini yok etmez. Çünkü milliyet daha önce de belirttiğimiz üzere fıtri, ontolojik bir hakikattir. Ancak, bu şuurun ve etnik ben algısının merkezileşmesini ve milliyetin başka milliyetlere tahakküm aracı ya da başka milliyetlerin tahakkümü altına düşme sebebine dönüştürülmesini kabul etmez.

İslam toplumlarında, müspet olmayan menfi (dışlayıcı) milliyeti esas tutan anlayış, İslam’dan sapmadır ve bu sapmayı temsil edenler, milliyet ekseninde birbirleri ile çatışırken, aslında aynı zamanda İslam ile çatışmaktadırlar.

Küresel statüko güçlerinin İslam’a yönelttikleri sosyolojik saldırılarda kullandıkları en yaygın olgu, İslam dünyasında yaşanan din-milliyet çatışmalarıdır.  İslam’ın meşruluk çerçevesi içinde bulunmayan bir milliyet anlayışı, yol açtığı dayanışma krizleri ile yerel ve küresel statükoyu koruyan, değişimi önleyen fonksiyonel bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.

Westphalia sürecinin getirdiği ulus bağlamı, ulus üstü bir dayanışma çerçevesi olan İslam’ı Osmanlı’nın dayanışma bağlamı olmaktan çıkarmıştır. Osmanlı bu bağlam değişimi ile yıkılmıştır. Aynı şekilde, İslam dünyasında da dayanışmayı bağlamsallaştırmada ulus, kabile, mezhep gibi alt kimlikler etkinleştirilmiştir. Afganistan bunun canlı bir örneğidir. Büyük boy bir dayanışma ile yeniden bütünleşmeyi önleyen alt kimlik dayanışmaları, din-milliyet çatışması olup, İslam’dan bir sapmadır.

Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında, İslam’ın meşru gördüğü milliyet anlayışı mı, yoksa İslam’dan sapma olan menfi milliyet anlayışı mı temel alınacaktır? Dahası, Afganistan’ı yeniden yapılandıracakların İslam’dan sapma olan menfi milliyeti temel alma hatasına düşmeyelim diye bir kaygısı var mıdır? Yoksa, “A.B.D. yi yendik, İslam’ı biz temsil ediyoruz” diyerek ve kendi milliyetlerini meşru bir merkezi otorite kabul ederek, tam da işaret ettiğimiz menfi milliyeti temsil eden bir yapılanmaya mı gidilecektir?

Türkiye, Afganistan’da bu tuzağa düşülmesini engelleyecek farkındalık desteğini vermekle vazifelidir.

Sonuç

Sonuç olarak Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında A.B.D.nin Afganistan’dan çekilmesinin baş kahramanı olarak tanımlanan Taliban, yukarıda dikkat çektiğimiz manipülasyonlarla Afganistan’ın şahsında İslam’a karşı yürütülen sosyolojik savaşın bir iç bileşeni olma rolü oynamakla karşı karşıya getirilmek istenmektedir.

Geçmişteki toplumsal süreçler bağlamında üretilen, göreli, beşerî ve tarihsel fıkhi içtihatları itikadileştirmiş ve günümüz toplumlarına şeriat hükümleri olarak dayatacak bir anlayış temelinde gerçekleştirilecek bir yeniden yapılandırma, Taliban’ı böyle bir aktör durumuna düşürecektir. Bu çerçevede İslam’ı temsili tekeline almış bir Taliban yönetimi inşa edilmeye çalışılmaktadır. İslam, yukarıda işaret ettiğimiz hem İslam’dan üç sapmayı ve hem de “hangi İslam krizini” besleyen bir yönetim anlayışının “İslam” olarak servis edilmesi gibi bir komplo ile karşı karşıya bulunuyor.

İslam’ın farklı kimlikler arasında katalizör etkisi tartışılamaz. Bu etki, insanın varoluşa dair hakikatini halife-i arz olarak tanımlaması; adalet-i mahza ve milliyetin meşru çerçevesi ile oluşmaktadır. Bu üç temel üzerine yükselen İslam’ın katalizör etkisi, tıpkı farklı iki cins insanın izdivacı gibi, farklı kimlikler arasında ezvaca yani eşleşmeye, çift olmaya yol açmaktadır. İslam’dan bu üç temelde sapma ise, ezdada yani zıtlaşmaya, boşanmaya, ayrılmaya yol açmakta; İslam’ın katalizör etkisini ortadan kaldırmaktadır.

İslam’ın katalizör özelliği, İslam’ı temsil eden bir milleti, devleti de katalizör etkisine kavuşturacaktır. Günümüzde bir dayanışma krizinin pençesinde kıvranan İslam dünyasının en büyük ihtiyacı, böyle katalizör etkisi olan bir kimlik etrafında yapılanmaktır. Afganistan bu anlamda önemli bir sınav olacaktır.

İslam’a göre bir halife-i arz olan insan, bu var oluş anlamını kaybettiğinde, çıkar ve haz odaklı bencil bir varlığa dönüşmektedir. Bu dönüşüm, insanı ve toplumu adalet-i mahza öznesi olmaktan çıkarıp, adalet-i izafiye öznesine dönüştürmektedir. Bu ise, saltanatı ve etnisiteyi tetiklemektedir. Bu üç faktörün sarmalı, toplumu kaosa sürükleyen bir bataklığa dönüştürmektedir. Afganistan’a bu kaos defalarca yaşatılmıştır ve tekrar yaşatılmak istenmektedir.

Günümüzde genelde İslam dünyasının yaşadığı dayanışma krizi, özelde Afganistan’da yaşanan dayanışma krizleri ile Müslüman Afgan kimliklerinin şahsında İslam’a kesilen ağır bir fatura olmuştur. Yeni dönemde aynı dayanışma krizlerinin yaşanmasına elverişli bir yapılanma için, Afganistan’a karşı yeni bir müdahale sürecine girilmiştir.

Artık büyük resim görülmelidir. İslam dünyasının merkez ülkesi olan Osmanlı, bu üç çatışma/sapma ile parçalandığı gibi, Türkiye’de iki temel unsuru teşkil eden Türkler ve Kürtler arasındaki ilişki de sözünü ettiğimiz bu üç sapmanın canlı, tipik bir örneğidir. Keza Afganistan’da geçmişte yaşanan iç çatışmaların da bu üç sapmadan kaynaklandığı görülmeli ve gerekli dersler çıkarılmalıdır.

Adalet-i mahza, İslam’dır; adalet-i izafiye, İslam’dan sapmadır. Hilafet İslam’dır; saltanat, İslam’dan sapmadır. İslam milliyeti İslam’dır; kavmiyetçilik/menfi milliyet İslam’dan sapmadır. İslam dünyasındaki sosyolojik süreçler, İslam ile İslam’dan bu üç sapma arasındaki gel-gitlerle deveran etmektedir. Artık bu gerçekler görülmeli ve Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında bu üç sapma itina ile dikkate alınmalıdır.

Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında, İslam’ın istişare ve liyakat emirleri çerçevesinde hareket edilmelidir. İstişare emri, Taliban uleması ile sınırlı olmamalıdır. Bütün Afgan ulemasının ve hatta İslam dünyasından ehil İslam uleması yanında, siyaset bilimci, ekonomist, toplum bilimci ve hatta pozitif bilimlerde uzmanlaşmış ulemanın oluşturduğu bir istişare heyeti tarafından yerine getirilmelidir.

Türkiye’nin, yukarıda işaret ettiğimiz çerçevede Afganistan’ın yeniden yapılandırılmasında oynayacağı rol hayati önem arz etmektedir.

KAYNAKLAR    :

(*) Çağlayan Yusuf, Sosyolojik Savaş (Jeokültür, Jeopolitik, Jeogüvenlik), TİMAŞ Yay. 3. Basım, İst.2019

(1) AKÇAY, Engin ve Erkan Ertosun, Mahmut Akpınar, (Editörler) Dini Jeopolitik Yaklaşımıyla Ortadoğu, Akçağ Yayınevi, Ankara-2013, s.15.

(2) FRIEDMAN, George, Gelecek 10 Yıl: Neredeydik... Nereye Gidiyoruz, çev. Tayfun Törüner, Pegasus Yayınları, İstanbul: 2011, s. 276.

(3) KARAGÜL, İbrahim, Yüz Yıllık Kuşatma, Fide Yayınları, İstanbul: 2005, s. 62.

(4) Yıldız, 2010, s. 19.

(5) BİLGİN, Vecdi, Sosyal Çözülme ve Din, Etüt, Samsun: 1997, s. 16

(6) KARAGÜL, İbrahim, Yüz Yıllık Kuşatma, Fide Yayınları, İstanbul: 2005, s. 9.

(7) NURSİ, Bediüzzaman Said, Muhakemat, Söz Basım Yayın, İstanbul: Mayıs, 2012, s.59-60

(8) A.g.e. s.59-60

(9) Nursî, Mektubat, 2007, s. 85-88.

 

 

آخر تعديل على الأربعاء, 22 أيلول/سبتمبر 2021 12:27
الدخول للتعليق