Perşembe, 29 Şubat 2024 08:41

28 Şubat Bir Gün Değildi!..

Yazan
Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

28 Şubat bir gün değildi!..

Darbelerin darb ettikleri!..

İstanbul’a ilk geldiğim yıllarda özel radyoların birinde; bir mısrasında ‘aradığın zaman hiçbir dostunu bulamazsın bu şehirde’ diye bir şiir okunuyordu. Yıllar geçti aradığımda kimseleri bulamadığım zamanlarda hala başını sonunu ve şairini bilmediğim o şiiri hatırlar, bu bana daha ilk İstanbul günlerimde müjde edilmişti zaten der, kendi iç dünyama çekilirim. İstanbul kar altında. Şimdi kimseleri bulamamak ya da ulaşamamak için hiç değilse geçerli bir sebeb var. Şurufattan dışarı bakıyorum, her yer parlak bir beyaza bürünmüş. Bu beyazlık aslında ilk evvelinde bir sevinç yaratsa da, insanın hareket kabiliyetini kısıtladığı için mi nedir, sonra sessizce bir hüzne dönüşüyor…

Şurufat cennetten bir köşe

Siz şimdi şurufat da neresi diye merak edersiniz… Şurufat, benim geçen sene kapatıp, kış bahçesine dönüştürerek salona ilave ettiğim bölüm. Yani bildiğiniz balkon. İbn-i Arabî külliyatında okumuştum, cennet ehlinin sohbet ettiği sefalı balkonlarının ismi imiş. Okuduğum günden beri bizim eski balkonun da ismi şurufat… Camın önündeki menekşeleri, mevsimi geldiğinde açmayı bekleyen menekşe fideleri arasına serpiştirilmiş lale soğanları ve evin önündeki bahçede akasya ve çam ağaçlarına bakan görüntüsü ile doğrusu bizim şurufat da hiç fena sayılmaz. Kışın çamların kar altındaki görüntüsü, baharda ise akasya ağacının bembeyaz açan çiçekleri ve yaşama sevinci veren mis kokusu, evin bu bölümünü, kahve içmek için iyi bir mekâna dönüştürüyor. Bugünkü gibi sohbet için bir ehli dil bulamadığım zamanlarda, elimde bir kitap, gözüm bahçedeki ağaçların dallarında, ya da menekşeler de, buna bir de çift kavrulmuş kahvenin kokusu eklendi mi, vakit geçip gidiyor işte…

Gelin görün ki bu gün hiç birisi avutamıyor, gönlümü… Ne kadar karşı koymaya çalışsam da acı karışık hüzün gelip çöreklendi her yana… İstanbul kar altında ve tüm yayın organlarında darbe haberleri… Tüm haber kaynaklarından uzak durmak istiyorum. Hangi kanala hangi ajansa yönelseniz kirli çirkin işler… Ardı ardına açıklanan darbe planları yeteri kadar içimi acıttı. Başımızda hep sallanan demoklesin kılıcı değil, darbelerin balyozu oldu. İçim daralırken dilimden, biz ömrünü darbeler darp etmiş bir nesiliz Allah’ım, bize yardım et, diye bir dua döküldü sessizce…

Günlerdir ardı arkası kesilmeyen bu haberler karabasan gibi kararttı içimi, meğer ölmüşüz de ağlayanımız yokmuş. Neler olup bitiyormuş memlekette, başımıza ne çoraplar örülüyormuş haberimiz yokmuş… Yok, işte birbirimizden haberimiz ya da umurumuz… Herkes kendi günü kurtarma telaşlarında, geçip gidiyor ömrümüz. Bende maruz kaldığım darbeyi, iç yarası gibi sessizce yaşamıştım. Sakın annem, özellikle babam duymasın üzülmesin diye geçirdiğim siyasi soruşturma bahanesi ile aldığım tehditleri hep yakın akrabamdan saklamıştım. Ya da onlar olay, mahalli gazetelere yansıdıktan sonra öğrendiler de bana bir şey söylemediler. Sahi nedense bu iç yarası aile içinde hiç konuşulmadı. Şimdi bu haberler, kabuk bağlamış yaralarımı kanattı farkında olmadan. Bu gergin sinirli hallerim bu yüzden. Ya çatacak ya da, halden anlayacak bir sade dil olacaktı şimdi yanımda… Kimseler yok… Ortalık böyle kar buz, kime ne diyebilirim ki, başkan rica etmiş, özel araçlar, trafiğe çıkmasın, diye… Kimi aradımsa bu gün telefonu ya kapalı ya da cevap vermiyor. Herkes kapısının önüne kartopu oynamaya mı çıktı, nedir?

Gelirsen sana gamımı anlatacağım

Şöyle Sadi’nin şiirinde dediği gibi “Gelirsen sana gamımı anlatacağım, ne diyeyim ki, sen geldin kalmadı gamımdan eser…” kabilinden, biri çıkıp gelse, ben gam keder anlatmadan, o içimdeki hüznü dağıtsa, diyorum ama nerde… Zaten kime ne anlatım ki, yıllar geçmiş üstünden, hangi ifade o yaşananları başka bir kalbe hissettirebilir ki… Eşimin, çocuklarımın babasının, mit adına gelip beni işkence ile tehdit ettiğini, yapılması muhtemel işkencenin detaylarını bir bir beynime kazımasını, bunun bende yarattığı sarsıntıyı şimdi bir daha sayıp dökmenin kime ne faydası var… Boşanmamızın gerçek nedenini o zaman kimselere diyememiştik. Öğretmenlik yaptığı okulda olan biteni mite rapor ettiğini sonradan öğrendiğimde, o silik şahsiyetli, dışarıdan kendi halinde sıradan zararsız gibi görüntü veren bu adamın böyle bir iş yapabileceği ne benim ne de kimselerin aklına gelmezdi. Hiç unutmuyorum, bir gün yüzünde başka bir adam ifadesi ile gelmiş, beni konuşalım diye bir köşeye çekmişti. “Bana, senin irticai faaliyetlerini durdurmamı söylediler, beni dinlemeyeceğini söyledim. Durduramayacaksan o zaman boşanacaksın, dediler” dedi…

Sivil polislerden dayılar geçidi

Faaliyet dedikleri, evime gelen üç beş hanıma Kur’an okumasını öğretmem, ayrıca haftada bir günde muhtelif ev toplantılarında hanımlara tefsir dersleri yapıyor olmamdı. Bunu çok komik bulmuştum, aklı evi ile sınırlı, hiçbir sosyal etkinliği olmayan, sıradan üç beş hanımın yüzeysel olarak okuduğu Kur’an’la ne olacak, rejimleri mi yıkılacaktı. Birinin şokundan çıkamadan, bir diğerinin haberi ile sarsıldığımız faili meçhul cinayetler, yolsuzluklar, al kanlar içinde cepheden gelen şehit cenazeleri durup dururken bir akşam, evimde misafirlerime çay ikramı telaşında iken ansızın kapım çalınmıştı. Sahiden bir suçlu yakalamış olmanın edası ile kapıda birkaç polis hakkımda irticai faaliyetten dolayı suçlama olduğunu, ifade vermek üzere beni karakola götüreceklerini söylüyordu. İnanılır gibi değildi. Benim gibi sıradan birinin siyasi şubede ne işi olabilirdi… Biraz korku, biraz heyecan akşamın karanlığında misafirlerimi evde bırakarak, çaresiz gitmiştim. O geceyi müteakiben iki kez daha siyasi şubeye götürüldüğümü hatırlıyorum.

Daha sonra özel aracı ile iki kızını bana Kur’an dersine gönderen emniyet amirinin “Alır götürürler biz bulana kadar başına her iş gelmiş olur” haberi ile ortalık buz kesmişti… Başıma gelecekleri, yani uygulanacak işkence detaylarını eşim gelip anlatmıştı zaten. O aralar her sabah 7’de, kapım çalınıyor, bir sivil polis, kendini derse gelenlerden birinin dayısı olarak tanıtıyor, bu işleri bırakmam gerektiğine dair uyarılarda bulunuyordu. Sinirlerim laçka olana kadar uğraşılmış, bana her an bir ekibin beni alıp götüreceği korkusu verilmişti. Artık merdivende bir ayak sesi, ya da her hangi bir yerde bir polis görmem soğuk terler dökmem için yeterli oluyordu. Daha sonra öğrenmiştim, meğer toplantılarıma birkaç kez gelen genç bir hanım vesilesi ile verdiğim birkaç dersin ses kayıtları alınmış, eşi ve çocukları devlet dairesinde yükselemez diye fişlenmiştim. İyi de o kayıtlarda en ufak ideolojik bir konuşma bulamamışlardır, sadece Kur’an’ dı, dememin bir faydası yoktu tabi. Neticede kendileri yazıp, kendileri oynuyorlardı. Daha sonra devreye birileri girip olay fiziksel değil ama zihinsel darp ile kapanmıştı. Meğer o aralar siyasi şubeye yeni bir komiser atanmış, adamcağız da o yıllarda yaşadığım o sakin kıyı kasabasında, böyle bir zulüm uygulamayı kendine iş edinmişti… Şimdi açıklanan bu darbe planları bu topraklarda, bu fırtınaların hiç dinmediğini söylüyordu…

Dışarıda kar yağışı yeniden başladı. Az önce akasya ağacının çıplak dallarında neşe içinde o daldan bu dala zıplayan minik serçe, kim bilir nereye sığınmıştır. Camın dışına astığım kuş evini her nedense hiç biri umursamadı, kendine mekân olarak seçecek bir kuş çıkmadı. Oysa dikkatlerini çekmesi için birkaç kez ekmek kırıntısı bile koyduğum olmuştur. Ananem, biz torunlarının kendisini çok az ziyaret ettiğimizi, ziyarete gitsek de bunun çok kısa süreli olduğuna sitemle “pişik (kedi) bile durmaz bu evde’ derdi. O hesap, benim kuş evine de eyvallah eden olmadı. Hâlbuki bu kışta kıyamette, mis gibi bir mekândı işte…

Bir tek tuşa dokunmamla evin için yanık bir kadın sesi ile doldu …“Fikrimin ince gülü, gönlümün şen bülbülü…” bu içli şarkıyı nedense bu aralar sık dinler olmuştum. “O gün ki gördüm seni, yaktın ah, yaktın beni…” ilk görüşte yanmanın acısını dillendirdiği için mi nedir, bu günlerde pek bir dokunur olmuştu… Ama işte ne yazık ki gerçek, şarkının sazın teselli edemeyeceği kadar ayan beyan ortadaydı. Başını kuma gömmenin faydası yok, ben her ne kadar fikrimin ince gülü, çalsam da, sessizce derinden çalınan da söylenende Sakarya türküsünden “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya”! mısraı idi… Bir gün olurda, bu topraklarda Kur'an okumanın ya da başını örtmenin suç unsuru olmadığı günler gelir miydi?

Ah! Maraş’ta örtülü bir kadına hain eli uzatan işgal kuvvetlerine ilk kurşunu sıkarak kurtuluş savaşını başlatanlar… O ilk mücadelede üç Fransız askerini öldürdüğü için, ananemin ‘az daha gazi olacakmışsın’ diye latife yaptığı dedem, siz şimdi ebedi istirahatgahınızda, torununun başının örtüsü için verdiği mücadelelerden habersiz misiniz? Başörtüsüne el uzatıldığı için, istiklal harbi başlatan bu millet, hala istiklal savaşını bitiremedi de benim mi haberim olmadı?… Akıtılan onca şehit kanı, faili meçhul cinayetler ve bu darbeler, kuruluşunun üzerinden bu kadar yıl geçen bu cumhuriyetin kara lekesi olarak tarihe not düşüyor ve bu millete yazık oluyor… İyi ki dışarıda kar yağıyor, bu talihsiz haberlerle, tüm acılar yeniden uyanmışken biraz üşümek iyi gelecek. En iyisi biraz karda yürümek…

Biz ömrünü darbeler darp etmiş bir nesiliz Allah’ım, bize yardım et!..

Handan Özduygu

Yazar & Tefsir Araştırmacısı

Okunma 118 defa Son Düzenlenme Perşembe, 29 Şubat 2024 10:12
Bu kategoriden diğerleri: « ​Kıbrıs 2. Filistin Olmasın!