Wednesday, 02 April 2014 00:00

Milletin Demokrasi Kararlılığı (2 Nisan 2014)

Written by
Rate this item
(0 votes)

MİLLETİN DEMOKRASİ KARARLILIĞI 

 

Şu bir gerçektir ki, Türkiye’de halkın genel tutumu insan hakları ve hürriyetlerden yana olmuş fakat sözde hürriyetçi olan İttihat ve Terakki’den itibaren darbeci totaliter bir zihniyet devlette etkili olmuştur. O zihniyetin karşısında milletin en kararlı demokratik duruşu ise, Başbakan R. Tayyip Erdoğan liderliğinde gerçekleşmiştir.

Darbeci zihniyetten yana olanların en bariz özelliği, Gezi Parkı eylemlerinde kendilerinin kullandığı “Mesele Gezi değil. Anlamadın mı sen?” ifadesiyle özetlenmiştir. Onlara aldananlar bir yana, millet o taktiği gayet iyi anlamıştır. Gezi bir bahane olduğu gibi, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde telkin ettikleri yöntem de tutturamadıkları bir bahaneydi.

Bu yazıda konu, on iki-on üçüncü asrın İslam mutasavvıf-düşünürü Ferideddin-i Attar ile çağımızdaki Batılı filozofların izahları ve demokrasi tarihindeki bazı olaylarla ele alınacaktır. Sonuçta ise halk, TSK ve MİT’ten bazı temel beklentiler dile getirilecektir.

Rate this item
(0 votes)

Bir ASSAM’lının Demokrasiyi Demokratik Sorgulaması  

Hüseyin DAYI

Bu Ramazan öncesinde okuduğum son kitap ve nasipse bu Ramazan’da tanışacağımız hakemli sosyal bilimler dergisi birbirleriyle irtibatlı. Kitap ASSAM mensubu bir akademisyene ait, dergi ise doğrudan ASSAM’ın bilgi ve düşünce hayatımıza bir armağanı. Kitabın yazarı, derginin baş editörü.

Churchill, “Demokrasi, diğer yönetim şekilleri hariç, en kötü yönetim biçimidir” der. Doğrudur. Kötülüğü, ne de olsa bir yönetim olmasındandır. İçinde bulunduğu her sistem, insan için “en kötü”dür. Çünkü insanlar yönetilmekten hoşlanmazlar. Hele İslamî açıdan bakıldığında, Hak divanındaki mesuliyetten dolayı, yönetmek de sevilecek şey değildir. Bu yüzdendir ki, ilk dört halife isteksiz olmuş fakat buna rağmen seçildikleri için, diyebiliriz ki mecburen yöneticiliği üstlenmişlerdir. Demokrasiyi diğer yönetim şekillerinden iyi yapansa yanlışlarını-kusurlarını, yönetilenlerin hepsinin sorgulayarak daha iyi hâle getirebilmesidir. Yardımcı Doçent Doktor Ali Fuat Gökçe de “Siyasal Partilerde Lider ve Yönetim Değişimleri” isimli kitabında demokrasinin demokratik bir sorgulamasını yapmış.

Okuduğumuz her kitap ve makale, bize yeni bir şeyler öğrettiği gibi eski bilgilerimize sentetik-analitik yeni yorumlar yapmamızı da sağlar. Gökçe’nin kitabı da hem çok değerli yeni bilgiler, yeni fikirler vermesi hem de okuyucunun kendisinin yeni fikirler üretebilmesi açısından çok faydalı.

Kitabı okurken, siyaset bilimi alanındaki bir başka kitabı hatırladım. Arend Lijphart’a ait o kitapta, yirmi bir ülke üzerine yapılan incelemelerle demokrasinin çeşitleri, hukuki ve sosyolojik değişkenler açısından ele alınıyordu.(1) Gökçe ise kitabında aynı değişkenler açısından, G-8 ülkelerinden yaptığı incelemelerle ağırlıklı olarak siyasî partilerin başta liderleri olmak üzere kadroları ve yönetim zihniyeti değişmelerini örneklerle vermektedir. Kitabın en faydalı yönüyse Türkiye’ye geniş çaplı yer vermesi, tarihî-sosyolojik tahlillerle yetinmeyip önerilerde de bulunması. Demokrasiye bağlılığı hemen belli olan yazarın, demokrasimizin kusurlarını gösterip telafisi yolunda ciddi bir emek sarf ettiği de belli oluyor.

Gökçe’nin bu özelliği birçoklarına ilginç gelebilir. Çünkü kendisi, şimdilerde her ne kadar siyaset bilimci bir akademisyen ise de daha önceki mesleği askerlik. Hayatının önemli bir kısmını askerî bir hayat tarzıyla geçirmiş olması, kendisinden tam bir antidemokrat olması şeklinde beklentiler doğurabilir. Hâlbuki askerliğin alışkanlık hâline getirdiği sorumluluk duygusunun sivil hayatta da yönetime iştirak arzusu verdiği, dolayısıyla demokrasinin gelişmesine vesile olduğu şeklinde görüşler de var. Bunun örneğini Fransa’dan verebiliriz. Bahsettiğim görüşü vermeden önce Gökçe’nin verdiği ve ben dâhil çoğumuzun bilmediği bir özelliği nakletmeliyim:

“Fransa’da 1968 seçimlerini kazanan Cumhuriyet İçin Demokratlar Birliği (UDR) hariç tek başına iktidara hiçbir parti gelmemiştir… 1945 ve 1958 tarihleri arasında yapılan beş seçimde, altı siyasal parti iktidara gelmiş… 1945 sonrası yapılan on yedi genel seçimde, on dört siyasal parti iktidara gelirken, 1965 sonrası yapılan sekiz cumhurbaşkanlığı seçimlerini, sekiz farklı siyasal parti başkan adayı kazanmıştır (s. 60).

John Stuart Mill (1806-1873), yaşadığı döneme göre halk ihtilallerini gösterge olarak alır ve Fransızların o yönetim değiştirme özelliğini, savaşlarda halkın büyük bir bölümünün askere alınıp, içlerinden önemli bir kısmının astsubaylık rütbesini kazanmasından dolayı başa geçip idare etme kabiliyeti kazandıklarına bağlar. Mill, Fransızlar ile ABD’lileri “kendi işini kendi görmeye alışmış uluslar” arasında sayar. Fransızlardaki halk ihtilalciliğine karşılık ABD’lilerde gördüğü meziyet ise tamamen sivil temellidir ve kolayca hükümet kurabilecek kabiliyete haiz olmaktır.(2) Günümüz ABD’lilerin Ali Fuat Gökçe’nin kitabında görülen siyasî özellikleri ise resmî anlamda siyasî parti lideri uygulaması olmayışı ve devlet başkanlığına seçilme hakkının anayasayla iki defa olarak sınırlandırılmış olmasıdır. Başkan çok başarılı olsa bile bu durum değişmemektedir (s. 205). Bu uygulama ile şüphesiz ki “Tek adam” olunmasının önüne geçilmiş olmaktadır.

Filozof Mill ve başkaları demokrasi için, hangi ülkede hangi temelleri gösterirse göstersin, aslında o, yaşandığı her ülkedeki kitlelerin adaletsizliklere karşı verdiği uzun mücadelelerin planlanmamış bir sonucudur. Yine aslında, ayaklanan kitleler de başka mağdurlara da değil, sadece kendilerine hak verilmesinden yana olmuş fakat sonunda barış için herkes birbirinin hakkını kabul etmek zorunda kalmıştır. ABD ve Fransa’da da öyle olmuştur. Bu durumun dünya tarihindeki tek istisnası, ilk İslam Devleti’dir. “İslamî demokrasi” diye ifade edebileceğimiz sistemiyle o devlet, daha kurulurken gerçek anlamda “toplum sözleşmesi” ile kurulmuş, yöneticiler seçimle başa geçirilmiş ve herkese karşı eşitlikçi ve adil olmayı prensip edinmiştir.(3) Ancak her fırsatta ifade ettiğimiz o husus, şimdi bu yazının konusu değildir.

Ali Fuat Gökçe, kitabında gelişmiş demokrasilerden örnekler verirken, bir kısmında parti üyeliğine kabul yaş şartının on dört olması gibi, bizce çok enteresan bilgiler de aktarmaktadır (s. 240). Genç, yaşlı her ferdin memleket idaresinde söz hakkı olabilmesi elbette ki takdire layıktır. Bizde şimdiki on sekiz yaş taban sınırının yeterli olduğu kanaatindeyim.

Türk siyasî hayatında etkili olan partilerin tek tek tüzüklerini de inceleyerek parti içi demokrasideki kifayetsizlikleri de sergileyen Gökçe, o alan için de farklı uygulamalar teklif etmektedir. En orijinal ve faydalı bulduğum, illere göre parti delege sayısının yeni bir anlayışla düzenlenmesi hakkındaki teklifi oldu. Genel kongrelerde yerel temsilci olarak katılan delegelerin, oradaki parti üye sayısına orantılı olarak tespit edilmesinin mahzurlarını sayan Gökçe, bir partinin herhangi bir bölgedeki delege sayısının, o bölgedeki üye sayısıyla birlikte yine o bölgeden alınan oy sayısının da hesaba katılarak tespit edilmesini teklif etmektedir (s. 246). Gökçe’nin katıldığım gerekçelerine benim de bir ilavem olacaktır: O sayede siyasî hayatımızda başta İstanbul olmak üzere büyük illerin tahakkümü de önlenecektir. Çünkü İstanbul, çok büyük nüfusuyla nerdeyse her partide en çok üyeye sahip olmakta, buna karşılık herhangi bir partide, illerin nüfuslarına göre en düşük oy oranına sahip olabilmektedir. Bu durumda başarısız olduğu hâlde o partinin genel kurulunda çok sayıdaki delegesiyle, başarılı illerin üzerinde hâkimiyet kurabilmesi hiç de adil değildir.

Gökçe’nin siyasette erkek hegemonyasına karşı olmasını, o meyanda Türkiye’de kadınların siyasî hayatta aktif olmasını kabullenmesini de candan destekliyorum. Fakat bu konuda ondan ayrı düştüğüm bir nokta var: Kendisi, parti tüzüklerinde yapılmasını gerekli gördüğü değişiklikler arasında delege, üye ve parti teşkilatlarında kadınlarla erkeklerin eşit sayıda bulundurulmasını da teklif etmektedir (s. 245). Bense negatif ayırımcılığa da pozitif ayrımcılığa da karşıyım. Şahısları cinsiyetlerine göre değil, çalışkanlık ve kabiliyetlerine göre değerlendirmelidir, diye düşünüyorum. Bu fikir beyanım, Gökçe Hoca ile benim aramızda demokratik ve fikrî bir istişare diye kabul edilsin.

Hoca’nın yukarıda ismini verdiğim kitabını, siyaset bilimine meraklı olan ve yarınlar için fikir üretme gayretinde olan herkese hararetle tavsiye ediyorum. Kitap, Gaziantep’te yayınlandığı için, ilgilenenler bulmakta zorluk çekebilirler. Bu yüzden aşağıdaki kaynakçada yayınevinin tam posta adresini e-mail adresini ve telefon, fax numaralarını da veriyorum.(4)

ASSAM’ın başka mensuplarından da kitaplar görmek dileğiyle nice hayırlı ramazanlar diliyorum.

-------------

1- Ljiphart, Arend; Çağdaş Demokrasiler: Yirmi bir Ülkede Çoğunlukçu ve Oydaşmacı Yönetim Örüntüleri, çev. Ergun Özbudun ve Ersin Onulduran, Yetkin Yayınları, Ankara, 1996.

2- Mill, John Stuart; Özgürlük Üzerine, çev. Tuncay Türk, Oda Yayınları, İstanbul, 2008, ss. 155-156.

3- Dayı, Hüseyin; İslam Medeniyetinin Küreselliği, 2. Baskı, Akis Kitap Yayınları, İstanbul, 2012.

4- Gökçe, Ali Fuat; Siyasal Partilerde Lider ve Yönetim Değişimleri, Ada Kitabevi, Atatürk Bulvarı, No: 92/D Başkarakol/Gaziantep, Tel: 0342 231 23 73, Fax: 0342 231 88 63, e-mail: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

Rate this item
(0 votes)

"İslâm Fıkhına Göre Devlet, Hilafet ve Saltanatta Yönetim Usul ve Esaslarına Işık Tutan Hükümler" konulu ASSAM Seminerinde Marmara Ünv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet ÖZEL tarafından sunulan "Devlet Başkanı Olarak Hz. Peygamber: Yönetim, Dış İlişkiler, Ordu" konulu tebliğin giriş bölümü aşağıdadır.

 

 

Devlet Başkanı Olarak Hz. Peygamber: Yönetim, Dış İlişkiler, Ordu

                                                                                                          Ahmet Özel

Giriş. Resulullah’ın peygamberlik misyonu  ferdî ve manevî hayatın olduğu kadar sosyal ve maddî hayatın da mükemmellik ölçüsünü ortaya koymayı, her iki alanda da insanlara kılavuzluk yapmayı kapsamaktadır. Müslümanlar inançları gereği Hz. Peygamber’in her iki alandaki kılavuzluk ve otoritesini kabul etmekle birlikte İslam dünyasında onu tanıma ve anlama konusunda genellikle yeni bir sosyal düzenin kurucusu olarak gösterdiği faaliyetlerden çok ferdî ve manevî  hayata kılavuzluğuna   alaka  duyulmuş, hayatıyla ilgili literatür de daha çok bu istikamette gelişme göstermiştir. Esasen tarih boyunca müslüman toplumlarda sosyal hayatın Kur’an ve Sünnet’te belirlenen temel esaslar çerçevesinde şekillenmiş bulunması da insanların bu yönelişlerinde etkili olmuş, manevî olgunluk erdemli bir ferdî hayat kadar düzenli ve huzurlu bir sosyal hayat için de ulaşılması gereken bir amaç olarak görülmüştür. Batı dünyasında ise din ile hayatın maddî alanlarını birbirinden ayıran yaygın telakki çerçevesinde  peygamberliğin yalnızca ferdî ve manevî hayata kılavuzluk şeklinde kabul edilmesi Hz. Peygamber’in sosyal misyonu ve tarihî rolünün kavranmasında karşılaşılan ciddî zorlukların başında gelmekte ve dolayısıyla Resulullah sosyal ve siyasal hayata fazla angaje olmuş görülmektedir. Bir diğer problem de  Batı’nın yüzyıllar boyunca karşı karşıya kaldığı ve savaştığı rakip bir uygarlığın kurucusu olarak Hz. Peygamber hakkında Ortaçağ boyunca teşekkül eden önyargılardan ve  menfi tasavvurdan  hala kurtulamamış olunmasıdır. Ayrıca Resulullah’ın manevî yönünün beşerî faaliyetleriyle örtülü olması da bunda önemli rol oynamıştır. 

 

Rate this item
(0 votes)

"İslâm Fıkhına Göre Devlet, Hilafet ve Saltanatta Yönetim Usul ve Esaslarına Işık Tutan Hükümler" konulu ASSAM Seminerinde Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN "İslâm Fıkhına göre: Devletin insana tanıdığı temel hak ve özgürlükler" başlıklı tebliğinin 2 parçadan oluşan videosu aşağıda bulunmaktadır...

Rate this item
(0 votes)

"İslâm Fıkhına Göre Devlet, Hilafet ve Saltanatta Yönetim Usul ve Esaslarına Işık Tutan Hükümler" konulu ASSAM Seminerinde Araştırmacı Yazar Hüseyin DAYI tarafından sunulan "Hıristiyanlıkta, İslamiyette ve Laiklikte Devlet, Demokrasi ve Kadın" konulu tebliği metni ve videosu aşağıdadır.

 

Hırİstİyanlıkta, İslamİyet’te ve Laİklİkte Devlet, Demokrasİ ve Kadın

Hüseyin DAYI

Bismillahirrahmanirrahim.

Muhterem katılımcılar hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Benden önceki iki değerli konuşmacı, konularının tabii akışı içinde programa göre benim ele alacağım “şura, rey, bi’at, liyakat, adalet” ve dolayısıyla “İslam Devleti’nde müşterek iradenin teşkili ve aslî görev alanları” gibi meseleleri de önemli ölçüde işlediler. Bir bakıma iyi de oldu. Çünkü her ikisi de, o meseleleri tam bir vukufiyetle izah ettiler. Bu durumda önceden hazırladığım tebliğe göre değil de, konuşmacıların düşünce hayatımızda gördükleri eksiklerden hareketle bir analiz yapmaya çalışmam daha uygun olacaktır.

 

Konuşmacılardan Mehmet Erdoğan hocamız, dindarlar arasında demokrasiye ve sosyo-politik alanda kadının aktivitesine soğuk bakan bir tutumun mevcudiyetinden yakındı. O haklı yakınmalar, o meseleleri daha titiz bir şekilde ele almamızın gerektiğini göstermektedir. Şayet İslamî bir devlet, sadece geçmişe ait bir uygulama olsaydı dikkatimizi fazlaca yoğunlaştırmamıza gerek kalmayabilirdi. Fakat Batılı düşünürlerden Noah Feldman’in de ifade ettiği gibi, bütün dünya Müslümanları arasında “İslam Devleti” arzusu gittikçe kuvvetlenmektedir. Aslında herkesin gözlemlediği bu durumda, günümüzdeki devlet hayatının gereği olarak, sadece ilahiyatçıların değil, multidisipliner bir yaklaşımla her alandaki ilim mensuplarının çalışmalarına ihtiyaç var demektir. Şimdi konumun büyük ölçüde işlenmişliği zaruretinden dolayı, bir değişiklik yaparak İslam, Hıristiyan ve Batılı laik medeniyetlerin devlete, demokrasiye ve kadının siyasetteki aktivitesine yönelik tutumlarını sergilemeye çalışacağım.

Tuesday, 24 June 2014 00:00

İslam Dünyasının Hali

Written by
Rate this item
(0 votes)

Haziran ortasında sosyal medyada yayılan bir video haber sitelerinde şöyle yer buldu;

Hollanda'da 15 yaşında ki bir erkek, aynı yaşlarda kız öğrenciyi sokak ortasında feci bir şekilde dövdü.

Rotterdam'da meydana gelen olayda genç kız arkadan çelme atarak yere düşürülüyor. Yerden kalkan genç kız, kendini savunarak bir tekme savuruyor. Tekrar kıza saldıran genç erkek, sokak ortasında genç kızı feci şekilde darp ediyor. Olayla ilgili görüntüler sosyal medyada gündeme oturdu.

Tepkiler üzerine bir açıklama yapan Rotterdam Polis Sözcüsü Tinet De Jong, gençlerin birbirlerine hava atmak için böyle şiddet olaylarına bulaştıklarını söyledi. Dayak videosunun facebook'ta yayınlanmasından sonra dayakçı gencin kimliğini ve adresini vatandaşların kendilerine bildirdiğini kaydeden De Jong, duyarlı vatandaşlara teşekkür etti.* 
Videoyu seyrettiğinizde yüreğinizin cız ettiğini biliyorum. Aynı şey sokakta sizin çocuğunuzun veya eşinizin başına gelse bu canilik karşısında çıldırmamak elde değil, değil mi?

Aslında Osmanlı darmadağın edildikten sonra İslam Dünyasının hali Hollanda'da parkta yürürken dayak yiyen kızdan çok daha kötü. Asya'dan Avrupa'ya, Afrika'dan Ortadoğu'ya kadar her yerde müslüman kanı akmaktadır.
 
 
Rate this item
(0 votes)

Giriş

Günümüzdeki görünüşe göre, beşerî sistemlerin en iyisi liberalizmdir. Liberalizmi seküler sistemler içinde tercih edilebilir kılan, tecrübeler neticesinde ve “sivil toplum”un talepleri doğrultusunda değişebilir olmasıdır. Fakat Türkiye entelektüellerinin çoğunda, maalesef her ideolojinin en aşırısını benimsemek gibi bir huy vardır. Liberalizmin en aşırısı, piyasayı tamamen serbest bırakmaktan yana olan klasik liberalizm, yani kapitalizmdir. Onun yirminci asrın ortalarından günümüze kadarki en etkili çağdaş filozoflarından biri, Friedrich von Hayek’tir. Liberallerimiz de önemli ölçüde onu izlerler. Yeni Yüzyıl gazetesinin “profesör” unvanlı iki yazarı, bu durumun örnekleridir:  

Prof. Dr. Birol Kovancılar, 19 Kasım 2015 günkü “I hate capitalism” başlıklı yazısında, bu seneki iş dünyası zirvesinde Ali Koç’un, “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Gerçek sorun kapitalizmdir” şeklindeki sözleri ile Bill Gates’in 2008 Dünya Ekonomik Forumundan beri söyleyegeldiği, “Kapitalizmden nefret ediyorum” şeklindeki sözlerini tenkit ediyordu. Prof. Dr. Atilla Yayla ise, 20 Kasım 2015 günkü “Sermaye ve kefen” başlıklı yazısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın G-20 zirvesinin iki oturumundaki konuşmalarında, işverenleri kazançlarının bir kısmını çalışanların maaşlarını artırmak suretiyle fakirlerle paylaşmaya çağırmasını tenkit ediyordu. 

Monday, 22 September 2014 00:00

İslam Dünyasına Huzur Nasıl Gelecek? (22 Eylül 2014) Featured

Written by
Rate this item
(0 votes)

 

İSLÂM DÜNYASINA HUZUR NASIL GELECEK?

10 Haziran 2014 tarihinde IŞİD militanları tarafından rehin alınan Musul Konsolosluk görevlisi 49 vatandaşımız, başarılı bir operasyonla kurtarılmıştır.

101 gündür rehin tutulan vatandaşlarımız 20 Eylül 2014 günü sabah saat 05:00 sıralarında Türkiye-Suriye sınırının IŞİD kontrolündeki (Kargamış-Ceylanpınar arasındaki yaklaşık 130 Km) sınır bölgesinden geçirilerek Şanlıurfa’ya getirilmiştir.

Vatandaşlarımızın kılına zarar gelmeden gerçekleştirilen bu operasyonun, Devletimizin kudretini ve yöneticilerimizin yeteneklerini gözümüzün önüne seren, önemli bir politik başarı olduğunun altını çizmek istiyorum.

Resmi açıklamalarda “Milli İstihbarat Teşkilâtımızın kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiği bir çalışmayla Türk vatandaşlarının yurda döndüğü” belirtilmiştir. Kurtarma operasyonun nasılı hakkında net bir açıklama yapılmamıştır. Kurtarma harekâtının perde arkası merak konusu olmaya devam edeceğe benzemektedir. Ama önemli olan diplomatik hüviyete de sahip olan 49 vatandaşımızın sağ-salim olarak yurda dönmüş olmasıdır.

 

Rate this item
(0 votes)

Giriş 

“Irak ve Suriye’de Değişemeyen Sosyal Psikoloji ve Yönetim Problemi” başlıklı yazımızda Irak örneği ile Ortadoğu’da hem yerli hem de işgalci egemenlerin baskı/şiddetinden kaynaklanan, ezilenlerdeki “tek yol şiddet” şartlan/dırıl/masını işlemiştik. Dikkatimiz, Ortadoğu’nun sosyo-psikolojik yapılan/dırıl/ması üzerine yoğunlaşmıştı.

Çok geçmeden Fransa’da Hz. Muhammed (s.a.s)’i karikatürize eden Charlie Hebdo dergisinin merkezine yapılan kanlı saldırıyı duyduk. Modernitenin en son kavramlarına göre, Batı’da algılama şöyle oldu: Mazlum “laik ifade özgürlüğü” karşısında zalim “Müslüman teröristler”. İslam dünyasında ise, az sayıda da olsa saldırganları takdir edenler oldu.

Yani bir yanda, ifade özgürlüğü adı altında mukaddese dil uzat/tır/mak; diğer yanda, mukaddesi savunma adına katliam şeklinde terör yap/tır/mak. İşte bu olay, bu yazımızın konusunun, önceki yazımızı tamamlayacak şekilde ama bu defa, Batı’nın yeni sosyo-psikolojik yapılan/dırıl/ması olmasını gerektirdi.

Rate this item
(0 votes)

Ermenilerin, Büyük Selçuklulardan itibaren uyumlu hâlleri, 1890’dan itibaren tam bir fitneye dönüşmüştür. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Rusya, Anadolu’nun kuzey-doğusundaki bazı şehirleri işgal edince oralardaki Ermenileri Osmanlı’ya karşı kışkırtmaya başlamıştı. O dönemde Fransa da Katolikleri organize ediyordu. Bunun üzerine İngiltere de Ermeniler arasında Protestanlık propagandasına başlamış, bu arada o da ayrılıkçı duygular aşılamaya başlamıştı. 1888’de Van’da başarısız bir deneme yapmışlar, nihayet 1890’da Erzurum’da bir isyan çıkarmayı başarmışlardır. Aynı yıl İstanbul’da da ayrılıkçı Ermeniler, Osmanlı yanlısı gördükleri bazı Ermenileri öldürmüşlerdir [13]. Fransa, İngiltere ve Rusya’nın kışkırtmalarıyla oluşan o fitnede Ermeniler, Katolik ve Gregoryen/Ortodoks mezheplerine göre birbirlerine karşı da düşman edilmişlerdir.